​1991 yılının o tekinsiz, soğuk günleri... Körfez Savaşı'nın patladığı, Saddam’ın kimyasal füze tehditlerinin kulaktan kulağa yayıldığı ve koskoca Diyarbakır’ın adeta bir hayalet kente dönüştüğü zamanlardı. İnsanlar evlerini terk ediyor, bulabildikleri sığınaklara kaçıyor, yarının belirsizliği içinde fahiş fiyata karaborsa erzak toplama telaşıyla koşturuyordu. Okullar deseniz hak getire... Gidip gitmemenin bir önemi yoktu, yoklama bile alınmıyordu.
​Böyle karanlık bir atmosferde sabahları babamın dükkânında toplanırdı komşular, dostlar... Televizyon açılır, kaynayan çayların kokusu eşliğinde hep aynı endişeli sorular sorulurdu: "Füzeler buraya düşer mi? Sığınaklar yeterli mi?" Küçük bir öğrenci olarak benim aklım ise dükkânın köşesindeki televizyonda izlediğim MacGyver dizisindeydi. Kimyager adamın patlayıcı yapmasını izlerken bir an önce milletin dükkândan dağılmasını, okulsuz günlerin tadını çıkarmayı düşlerdim. Ama kaderin bize o sabah hazırladığı senaryo, televizyondaki tüm aksiyon filmlerinden daha gerçek ve daha heyecanlıydı.
​Sınıf arkadaşımla dükkânda çaylarımızı yudumlarken aniden camın önüne büyük bir gürültüyle bir şey düşüverdi. İrkilip dışarı koştuğumuzda gözlerimize inanamadık. Kanadının biri sarkan, ayağı kırılmış devasa bir leylek çırpınıyordu yerde. Çocuk aklımızla gagasından korkup dokunmaya bile cesaret edemiyorduk. O sırada sokaktaki kalabalığı fark eden babam hızlı adımlarla geldi. Daha ne olduğunu anlamadan o yaralı kuşu bir evlat gibi şefkatle kucaklayıp dükkânın içine getirdi.
​Bana dönüp, "Çabuk koş, Kırıkçı Hacı Amca'yı çağır!" dedi. Nefes nefese Hacı Amca'nın evine vardım. Yolda giderken "Oğlum kimin ayağı kırıldı, ne oldu?" diye sorunca, "Hacı Amca valla bir leyleğin ayağı ve kanadı kırık" dedim. Hacı Amca durdu, bana öyle bir sert baktı ki... "Keşmer! Babana söyleyeyim de sana terbiye versin, benimle dalga mı geçiyorsun?" diye zılgıtı bastı. Haklıydı adamcağız; mahallede adım gırgır şamataya çıktığı için doğruyu söylesem bile kimseyi inandıramazdım!
​Neyse ki zorla da olsa dükkâna getirdim. Kanatları sarkan leyleği görünce Hacı Amca’nın gözleri yuvalarından fırladı. "Oğlum ben hayatımda sadece insan kırığı sardım, hiç leylek ayağını tedavi etmedim! Ya yanlış bir şey yaparsam, ya hayvan ölürse?" diye geri adım atmak istedi. Ama babam tam bir Diyarbakır delikanlısı cesaretiyle son noktayı koydu: "O da bir can Hacı! Burada kaderine terk edemeyiz. İnsan için ne yapıyorsan bu cana da aynısını yapacaksın!"
​Babamın o kararlılığı ortamı bir anda değiştirdi. Hemen alçılar hazırlandı, dükkândaki ahşap meyve kasaları kırılarak düzgün tahta parçaları çıkarıldı. Leylek korkudan çırpınıp gagasını savurdukça biz ve Hacı amca gerim gerim geriliyorduk ama babam metanetle tuttu; Hacı Amca da hayatının ilk ve tek leylek operasyonunu korku ve tedirginlik içerisinde tamamladı. Dükkânın en güzel köşesi leyleğimize ayrıldı; altına kartonlar serildi, suları, yemleri kondu.
​O leylek tam bir ay boyunca bizim dükkânın başkonuğu oldu. Kısa sürede caddenin ve neşesi kaçmış şehrin bir numaralı maskotuna dönüştü. Sokaktan geçenler durup onu seviyor, mahallenin teyzeleri tencerelerle yiyecek taşıyordu. Leylek bakımı kolay değildi elbette; her sabah dükkânın altını üstünü temizleme çilesi bana düşüyordu ama o yaralı canın her gün biraz daha toparlandığını görmek her şeye değerdi.
​Bu güzel leyleğin yuvası ise Gazi Caddesi üzerindeki dükkânımızın hemen arkasındaki sokakta yer alan tarihi Deva (Deve) Hamamı’nın görkemli kubbesindeydi. Zaten hamamın sahibi Şeyhmus Amca, oğullarıyla birlikte tam karşı dükkân komşumuzdu. Mis gibi taze peynir ve yoğurt gibi yöresel ürünler sattıkları o dükkânın yanında Şeyhmus Amca, uzun yıllar mahallemizin muhtarlığını da yürütmüştü. Yani hamam da, komşularımız da, o leylekler de hayatımızın ve sokağımızın tam ortasındaydı... 16.
​yüzyılda Osmanlı Valisi Hüsrev Paşa tarafından yaptırılan ve Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde genişliğinden övgüyle bahsettiği bu yapı, Diyarbakır'ın en büyük "Hamâm-ı Kebîr"iydi. Eskilerin anlattığına göre; sularının şifasından ötürü "Deva", kervandan kaybolan bir devenin hamamın içerisinde bulunmasından dolayı da "Deve" Hamamı olarak anılmıştı.
​Ama bu hamamın asıl önemi, kentin giriş kapısındaki o nizami duruşundaydı. O zamanlar Diyarbakır’a öyle elini kolunu sallayarak girmek mümkün değildi! Özellikle Mardin Kapı’dan kente giriş yapan kervanlar, tüccarlar ve yolcular için ilk durak burasıydı. Şehrin düzenini, sağlığını ve temizliğini korumak adına şehre girişin ilk kuralı Deva Hamamı’nın şifalı kurnalarında yıkanıp arınmaktı. Yıkanmayanı Sur’un içine adım attırmazlardı.
​İşte bu denli önemli olan tarihi çınar, ne yazık ki uzun yıllar boyunca kaderine terk edilmiş, kapılarına kilit vurulup kalmıştı. Kapalı kaldığı o yıllarda, sekizgen kasnaklı devasa kubbesi insanlara geçit vermiyordu ama gökyüzünün sadık misafirleri olan leyleklere en güvenli yuva olmuştu.
​Hamam kapalıydı dediysem, çocukluğumda henüz faal olduğu o son zamanlara dair unutamadığım komik bir anı da zihnimde canlanır: Anam beni küçükken kadınlar gününde bu hamama götürmüştü. Karşı kurnada oturan teyzelerden biri bana nedense çok ters bakmıştı. Ben de çocuk aklımla pes eder miyim? Başladım kadına dik dik bakmaya! Kadın "Ne bakıyorsun küçük adam?" diye söylenince hamam bir anda karıştı. Sıcak buharın içinde peştamallı teyzelerin bağrışmaları arasında o ağır bakır hamam tasları havada uçuşmaya başladı! Anam da bir yandan milletten özür diliyor, bir yandan "Ulan kadına ne dik dik bakıyorsun!" diye bakır tasla kafama kafama vuruyordu. Hamamdan çıktığımızda kafam, kelimenin tam anlamıyla "kubbe" gibi şişmişti!
​İşte o olaylı Deva Hamamı’nın kubbesindeki yuvadan bir an olsun ayrılmayan biri daha vardı: Yaralı leyleğimizin eşi... Bir insan vefasıyla, bir ay boyunca dükkânın önündeki kaldırımdan bir adım bile uzaklaşmadı. Birbirlerine olan o sessiz bağlılıkları gözlerimizi yaşartıyordu. Zamanla leyleğimiz iyileşti, dükkânın önünde kanatlarını çırparak denemeler yaptı. Ve nihayet bir gün, güçlenip ait oldukları Deva Hamamı'nın o tarihi kubbesine uçtular.
​İnanır mısınız, yaz sonuna doğru göç zamanı geldiğinde gözlerimize inanamadığımız bir şey yaşandı. Bir leyleği yürürken görmek zordur; ama o iki leylek, gitmeden önceki son günlerinde dükkânın kapısına kadar geldiler. Ürkmeden, korkmadan içeri adım attılar. Bize minnetlerini anlatmak ister gibi gözlerimizin içine bakıyorlardı. Babam, sanki gurbete giden kendi evladını uğurluyormuş gibi leyleklerin başını okşadı, helalleşir gibi pışpışladı... Sonra havalanıp, kim bilir hangi sıcak iklime doğru süzülüp gittiler.
​Yıllarca kapalı kalan, kubbesinde otlar biten Deva Hamamı’na en son, Kültür Bakanlığı bünyesinde üst düzey görevlerde bulunmuş, Diyarbakır’ımızın yetiştirdiği çok kıymetli bir değer olan merhum Cengiz Oskay amcamın kızları, kuzenlerim Hande ve Gözde ile gitmiştim. Oranın bir kafeteryaya dönüştüğünü görünce içimde garip bir duygu karmaşası yaşandı; bir yanım hüzünlendi, bir yanım ise sevindi. Hüzünlendi, çünkü gönül isterdi ki o muazzam yapı yine buram buram buhar tüten, kurnalarından şifalı sular akan kadim bir hamam olarak yaşasın. Ama bir yandan da sevindim; en azından atıl kalmamış, kaderine terk edilip yok olmaktan kurtarılmıştı.
​Oradayken kuzenlerimle birlikte hamamın tam ortasındaki göbek taşına geçip ses akustiğini denedik. Kubbenin altındaki o akılalmaz yankıyı ve sesin pürüzsüz yayılışını tecrübe edince hayretler içinde kaldık. İnsan düşünmeden edemiyor; 500 yıl önce, hiçbir modern teknoloji yokken bir mimari nasıl bu kadar muazzam bir hesapla ve estetikle inşa edilebilir?
​Bugün ne zaman Gazi Caddesi’nden geçsem ya da Deva Hamamı’nın kubbesi altında bir çay içsem; gözlerim hep o yüksek kubbeye takılır. Savaşın karanlığında bize insanlığı ve merhameti hatırlatan o yaralı leyleği, meyve kasasından alçı tahtası yapan babamı, "keşmer" diye kızıp sonra ter içinde şifa dağıtan Hacı Amca'yı, gurbete gitmeden dükkânımıza helallik almaya gelen o vefalı canları ve göbek taşında akustiğe hayran kaldığımız o güzel aile günlerini hatırlarım.
​Çünkü bu kentte surların kara taşları kadar, o taşların gölgesinde yeşeren merhamet, mizah, mimari deha ve vefa da ölümsüzdür.