Saat sabahın beşiydi. Ezan sesiyle telefonun acı çınlaması birbirine karıştı. Yerimden fırladım; babamın yavaş ama telaşlı adımlarla telefona yürüdüğünü gördüm. İsteksizce ahizeyi kaldırdı. Sabahın kör vaktinde çalan telefonun hayra alamet olmadığını bu ülkenin insanı iyi bilir. 90'lı yılların başıydı. Babam kısık bir sesle "Alo" diyebildi. Birkaç saniye geçti; yüzü kireç gibi bembeyaz oldu, ahize elinden yere düştü.
Yalnız yaşayan Hacı Amca gece aniden rahatsızlanıp hastaneye kaldırılmıştı. Hastanedekiler bize, cebinden çıkan küçük bir kâğıt parçasındaki babamın adı ve telefon numarasından ulaşmışlardı. Ne yazık ki onu kurtaramamışlardı.
O sabah, evimizde kopan sessiz fırtınayla anladık ki mahallemizin ulu çınarı göçüp gitmişti. 1905 doğumlu, bir asra yakın ömrü geride bırakan Hacı Amca başından beri farklıydı. Çok onurlu bir adamdı; altı çocuğu olmasına rağmen kimseye yük olmamış, hep kendi başına yaşamıştı. Sık sık "Biz iyi baba olamadık" diye hayıflanırdı. Her cumartesi babamın çarşıdaki küçük dükkânına gelir, o ak pak hafızasıyla geçmişi bugüne taşırdı. Bir gün elinde kalın kaplı bir defterle gelip "Ben anlatacağım, sen yazacaksın; ileride işine yarayacak" demişti. Aramızdaki o sessiz anlaşmayı hiç unutmadım. O gün bana uzattığı defter, yıllar sonra kelimelerle kuracağım dünyanın ilk haritası olacaktı. O zaman bilmesem de içimdeki yazma tutkusunun ilk ateşi o dükkânın tezgâhında yakılmıştı.
Ölümünün ardından evinde kurulan sessiz yas sona erince, vasiyetiyle bana bıraktığı küçük bir sandığı teslim aldım. Kapağını açtığımda hayatımın şokunu yaşadım. İçinde, birlikte doldurduğumuz defterin çok ötesinde bir şey duruyordu: Hacı Amca'nın yıllar boyunca kendi eliyle işlediği devasa bir anı defteri. Sayfalarını çevirdikçe anladım ki bu defter; Osmanlı'nın son demlerini, İmparatorluğun çöküşünü, Cumhuriyet'in doğuşunu, tek parti yıllarını ve çok partili dönemin siyasi çalkantılarını bizzat yaşamış bir adamın asırlık tanıklığıydı. Daha da çarpıcı olanı, sayfaların kimisinin Osmanlıca, kimisinin Arapça, kimisinin ise kusursuz bir Türkçeyle yazılmış olmasıydı. Hacı Amca, üç dille ve bir asırlık tecrübeyle konuşan yaşayan bir kütüphaneydi.
Aradan aylar geçti. Bir gün dükkânımızın kapısı çalındı. Karşımızda duran yabancı bir doktor, endişeli bakışlarla babama dönüp "Cengiz'i arıyorum" dedi. On altı yaşında bir çocuktum; şaşkınlıkla öne çıktım. Doktor gözlerimin içine bakarak "Sana vermem gereken bir emanet var" dedi.
Hacı Amca, hastane odasında son nefesini verirken cebindeki köstekli saatin bana verilmesini vasiyet etmişti. Doktor o saati aylarca saklamış, kimseye vermemiş, sonunda beni bulup bizzat getirmişti. O saat de o defter de ömrümün en kıymetli emanetleri olarak kaldı.
O defterde yalnızca bir adamın ömrü değil, bu ülkenin hafızası yazılıydı. Hacı Amca, genç Celal Güzelses'in Ulu Cami'deki müezzinliği sırasında o berrak sesini ilk kez duyan Mustafa Kemal Paşa'nın hayranlığını orada anlatıyordu. Bugün, Cumhuriyet Haftası'nı idrak ettiğimiz şu anlamlı günlerde o sayfaları çevirdikçe gözümün önüne bir başka tablo gelir: Hacı Amca'nın anlattığına göre Paşa, Semanoğlu Köşkü'nün mutfağından yoksul çocuklara gizlice çorba dağıttırırmış. Mustafa Kemal, yalnızca bu ülkenin sınırlarını çizen bir komutan değil; bu topraklarda her yetimin, her kimsesizin yüreğine dokunmayı bilen bir cumhuriyet mimarıydı.
Büyük şehirlerin kibarlığına bakmayın; o centilmenliğin, komşu hakkının ve zarafetin kökleri bu topraklardadır. Amid'in, yani Diyarbakır'ın taşında, suyunda; bu şehirden gelip geçmiş Ermeni'siyle, Süryani'siyle, Müslümanıyla birlikte yoğrulmuş o insanlık hamurunda saklıdır asıl incelik.
Zaman, surların ve Anadolu'nun dağlarının arasından süzülen bir rüzgâr gibi sessizce akıp gitti. O dükkân çoktan tarihe karıştı; o kapıdan artık kimse içeri girmeyecek. Ama ne zaman kaleme sarılsam, o köstekli saatin tiktaklarında, üç dilin buluştuğu o asırlık defterin sararmış yapraklarında atan kadim kalp, Cumhuriyet'in ışığında, bu ülkenin ve kelimelerin kuytusunda yaşamaya devam ediyor.
Ne de olsa bazı insanlar ölmez; yalnızca bir sandığın dibine ya da bir çocuğun kalbine sığınıp zamana meydan okurlar.