Bir Sur Avlusundan Dünyaya Bakmak

​Sur’un daracık sokaklarında, akşamüstünün o tatlı serinliği çökmeye başladığında, yüksek duvarların üzerinden sokaklara tek bir koku değil; binbir çeşit yemeğin, iyiliğin ve imecenin kokusu harmanlanarak yayılırdı. Dışarıdan bakan, o aşılmaz görünür soğuk bazalt taşların ardında nasıl bir dünya olduğunu bilmeyen biri için bu sokaklar hep biraz gizemli, hatta ürkütücüydü. Dışarıdakiler, o taş duvarların gerisinde kapalı bir hayat süren kaba saba insanların yaşadığını sanırlardı.

​Oysa ne büyük bir yanılgıydı bu! Yıllar önce gurbette, çalıştığım kurumda geçirdiğim dönemlerde bu ön yargının trajikomik yansımalarıyla az karşılaşmadım ben. "Diyarbakırlıyım" demek başlı başına bir algıyken; "Mardinkapılıyım" ya da "Xançepekliyim" dediğinizde karşınızdakinin gözlerinde beliren o tereddüdü hemen okurdunuz. Sizi tanıyıp o sert kabuğun altındaki asil ruhu gördüklerinde ön yargılar bir bir yıkılırdı yıkılmasına, ama o güveni tesis etmek her defasında sancılı bir süreçti.

​Çünkü bizim Sur’daki o avlularımız sadece birer mimari yapı değil, hayatın tam da kendisiydi. Bitişik avlularda yaşadığımız komşularımız birer "yabancı" değil, evimizin bir ferdi gibiydi. Hemen her evin avlusunda kuyu suyu bulunur, üzerlerine de monte edilmiş tulumbalar yer alırdı. Yazın o kavurucu sıcağında başımızı tulumbanın altına uzatıp saçlarımızı yıkamanın verdiği serinliği anlatmaya sözcükler yetmez. Annelerimiz her gün bıkmadan usanmadan önce kendi avlularını, ardından sokakları yıkar, ortalığı tertemiz ederlerdi. Öyle "senin kapının önü, benim kapımın önü" ayrımı da yoktu bizde; kim nereye kadar yıkayabilirse sokak öylece uzar giderdi. Islanan bazalt taşlardan yükselen o kendine has, mis gibi taş kokusu insanın içini ferahlatırdı.

​Babam eve erken geldiği zamanlar, diyelim ki elinde bir kilo şeftali var; sokakta oynayan bana ve arkadaşlarıma ikram etmeden asla avluya girmezdi. O şeftalilerden geriye iki üç tane kalırdı belki ama o paylaşmanın huzuru yeterdi bize. Avluya adım attığında ise yukarıya, kendi odasına çıkmadan önce mutlaka babaannemin yanına uğrar, hatırını sorar, ikramını yapar, öyle geçerdi yukarı. Her sabah işe giderken de babaannemin elini öpüp hayır duasını almadan adımını atmazdı dışarıya.

​Biz işte böyle bir terbiyeden, böyle bir jenerasyondan geldik... Şimdi bakıyorum da; analar, babalar birer yük gibi görülüyor. Sevgi de saygı da içi boşaltılmış, duygusuz kavramlara dönüştü adeta. Eskiden tek odalı evlerde aynı avluda iki üç aile yan yana huzurla yaşar; akşamları kimin evinde televizyon varsa orada toplanırdık. Sokakta boğuştuğumuz arkadaşımızla iki dakika sonra kavgayı unutup birbirimizin tozunu silkelerdik.

​Şimdi ise dört, beş, hatta altı odalı devasa evlere sığamaz olduk. Yüksek güvenlik duvarlarıyla çevrili lüks komplekslere kendi ellerimizle hapsettik kendimizi. Adına da kolay yoldan "modern yaşam" deyip geçtik. Oysa modernleşmedik; yüksek duvarların arkasında izole yalnızlıklar inşa ettik. Bugün karşı dairemizde oturan insanı tanımıyor, bir selamı bile esirgiyoruz. Belki o zamanlar büyüklerimizin diploması yoktu, belki de bugün beğenmediğimiz o insanları kendi aklımızca "okumamış" sanıyorduk. Ama asıl büyük cahil bizmişiz. Binalarımız büyüdükçe insanlığımızı, saygımızı ve o paylaşımcı ruhumuzu tükettik.

​Elbette geçmişte sıkışıp kalmak insanı geriletir. Fakat o geçmişi hafızada diri tutmak da insanı güçlü kılar. Bizimki sadece geçmişe duyulan bir çocukluk özlemi değil; o soğuk bazalt taşların ardında filizlenen incelikli, zarif ve kadim insanlık mirasına duyulan derin bir vefa borcudur.