Herkes biliyor, zarların hileli olduğunu.

Herkes biliyor, savaşın bittiğini.

Herkes biliyor, iyi adamların kaybettiğini.

Herkes biliyor, dövüşün hileli olduğunu.

Herkes biliyor.

Herkes biliyor, geminin su aldığını.

Herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini.

Herkeste bu buruk duygular,

Sanki babaları ya da köpekleri ölmüş gibi.

Herkes ceplerine konuşur.

Herkes bir kutu çikolata

Ve uzun bir gül ister.

Herkes biliyor.

Bunları, Kanadalı şair ve müzisyen Leonard Cohen, 1988 tarihli I’m Your Man albümünde yer alan “Everybody Knows” adlı şarkısında dile getiriyor…

Her 1 Mayıs yaklaştığında insan, radyoda bu tarz şarkılara daha sık rastlamak istiyor; tesadüfen de olsa…

Bir de üniversite yıllarında başımdan geçen bir anı beliriyor kafamda. Evrensel’de çalışan öğrenci arkadaşlarım vardı; okumakla beraber aynı zamanda gazeteyi ve kendilerini geliştirmeye çalışan gençlerdi. Şu an aralarından ödül alanları bazen görüyorum ve mutlu oluyorum.

Aynı sıralarda okuyorduk. Bir gün beni Avcılar’da kivili çay içmeye çağırdılar ve 1 Mayıs için bir yazı yazmamı istediler. Bu teklif karşısında neden beni tercih ettiklerini anlayamamıştım. “Kürt Solu’na” yakın bir yerden geliyor olmam ve “ekonomik olarak da belli bir seviyede bulunmam” nedeniyle meseleleri daha fazla dramatize ettiğimizi, bu yüzden kalemimin kendilerine göre daha güçlü olduğunu söylemişlerdi. :)

1 Mayıs yazısında ele alacağımız konu, öğrencilerin kitap ücretlerinin yüksekliği nedeniyle kitap alamaması ve deneyimsiz öğrencilerin iş ya da staj bulmakta yaşadığı zorluklardı. Yazıyı yazarken, ailem bunu görürse “derdi ne bunun!” der mi diye de düşünmüştüm. Kaldı ki Evrensel’de köşe yazmak, gazeteciliğe başlamadan bitirme ihtimali de taşıyordu.

Yazı aynen şöyle başlıyordu:

“İletişim fakültesi öğrencilerine okul sıralarında objektif, tarafsız ve ilkeli gazeteciliği öğrettiler. Fakat bugün gelinen noktada görüyoruz ki tek kaygımız bunlardan ibaret değil.

Etik gazetecilik mücadelesi vermemiz gerekirken, bugün hayatta kalma mücadelesi vermek zorundayız. Eğitimimizi sürdürürken bir yandan çalışmak zorunda olduğumuzu hissediyoruz. Günlerce iş aradık, ilanlara bakmakla yetindik. Çünkü ilanlar ya vasıflı eleman arıyor ya da çok düşük ücretler teklif ediyor. Oysa bizim alanımıza yoğunlaşmamız gerekirken süreç bizi nefes alabilmek için farklı alanlara itiyor.”

Ve yazı devam ediyordu…

“Bizim kaygılarımız burada yazılanlardan çok daha fazlası. Yarınımızın karanlık olduğunu artık kestirebiliyoruz. Tutsak gazeteciler, işsiz gazeteciler, linç edilen gazeteciler, sürgün edilen gazeteciler… bunlar bizim yarınımız.

Bu tabloda ne için mücadele etmemiz bekleniyor? Yandaş mı olacaksın, tutsak mı? Cebi doldurulan mı olacaksın, aç kalan mı? Bu sorulara verdiğimiz cevaplarımız kadar gazeteciyiz.

Bir iletişim fakültesi öğrencisinin kaygısı, tıp, hukuk, sanat ve eğitim dahil tüm üniversite öğrencilerinin ortak kaygısıdır. Kaygılarımız emekçilerle ortaktır, safımız işçilerin safıdır. 1 Mayıs İşçi Sınıfının Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’nde ortak sorunlarımızı ve ortak taleplerimizi duyurmak için 1 Mayıs’ta alanlarda buluşalım.”

(2019 – 30 Mayıs) Evrensel Gazetesi

Evet, arkadaşım beni ertesi gün Bakırköy’deki 1 Mayıs kutlamasına, başı T ile başlayan üç harfli Türk solu kortejine sokmayı da kafasına koymuştu. Konu kivili çaydan buralara nasıl geldiğini hâlâ bilmiyorum.

Annem ise tembihlemişti: Diyarbakır’da yaptığın “hak savunuculuğu” mitinglerine benzemez, gözaltına alırlar da ruhumuz duymaz…

Toplandık alanda. Gittik üç harfli “Türk solu” kortejine. Benim için Diyarbakır dışında, benden başka idealler taşıyan gençlerin arasında olmak çok garipti. Bir deneme yapmak istedim. Onlar “Yaşasın 1 Mayıs” sloganı atıp sustuktan sonra ben de “Her bijî Yek Gulan” dedim. Tamamen sosyolojik bir deneydi benim için. :)

Hemen kortejin önünden bir ses yükseldi: “Aramızda Diyarbakır keleği var!”

Üstüme bir tuhaflık çöktü. Tipimden çıkarım yapamayacak kadar toydu söyleyen kişi; muhtemelen cüretimden anladı diye düşünüp önüme döndüm. Bir daha denemedim. Türkçe devam ettik. :)

Ne de olsa mesele emekçilerimizin meselesiydi…

Bu arada tesadüfen karşılaştığım bir dizi de var; emekçi bir ailenin 9 yaşındaki dahi çocuğu etrafında gelişen olayları konu alıyor. Young Sholdon

Sheldon henüz 9 yaşında, orta-alt sınıf emekçi bir ailenin dahi çocuğudur. Zekâ seviyesinden ötürü liseye başlamak zorunda kalır.

Daha sonra dini inanç konusunda bir arayışa girer. Protestan ahlakına yakın ailesinin inançlarını ve diğer dinleri araştırdıktan sonra, bu inançlar ona mantık dışı gelir ve kendi dinini yaratmaya karar verir. Hatta kendine bir mürit bile bulur…

Yine 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nde, Diyarbakır’da yerel bir gazetede çalışırken, Sheldon gibi, 9 yaşındaki emekçi bir çocuğun Melik Ahmet Caddesi’nde kamerama kocaman bir gülümsemeyle verdiği pozu, aşağıya bırakıyorum.

1 Mayıs, emek ve dayanışma günü kutlu olsun.

1 Mayis Çocuk İşçi̇