Dünyada eşine az rastlanır bir mekân hafızası vardır Sur’un. Dört Ayaklı Minare’nin hemen yanı başında, başınızı kaldırsanız minareyle göz göze gelecek mesafede bir komşu yükselir: Mar Petyun Keldani Kilisesi. Ezan sesiyle çan sesinin birbirine karıştığı bu sokaktan her geçtiğimde, kafamı içeri uzatıp o kalın taş duvarların ardındaki dünyayı görmek isterdim. Ama çocukluk işte; içeri girmek için hep geçerli bir bahane arardım. O yıllarda, şimdiki gibi kapısı herkese açık, ziyaretçilerle dolup taşan bir yer de değildi. Kilise kompleksinin içindeki o geniş avlulu lojmanda, kız kardeşleriyle birlikte yaşayan emektar Zeki Bey ve ailesinden başka ses veren kimse pek olmazdı.
Tarihi 4. yüzyıla kadar uzanan bu kadim yapı, adını Doğu Keldani geleneğinin önemli isimlerinden olan ve 5. yüzyılda şehit edilen Aziz Mar Petyun’dan alır. Yerel bazalt taş ustalarının özenli işçiliğiyle inşa edilen; üç nefli ve tonozlu bir mimariye sahip bu kilise, yüzyıllar boyunca Keldani cemaatinin inanç merkezlerinden biri olmuştur.
Günün birinde, aradığım o fırsat ayağıma geldi. Kilisenin görevlisi, babam Mehmet Bey’in dükkânına gelip elektrik işleri için usta lazım olduğunu söyledi. Dünyalar benim olmuştu. Birlikte içeri girdiğimizde karşılaştığım o ferah ve masalsı atmosfer beni adeta büyüledi. İş çabuk bitmesin diye kablolarla uğraşırken süreci nasıl ağırdan aldığımı dün gibi hatırlıyorum.
O gün zihnime kazınan en unutulmaz an ise babamın duruşuydu. Görevlinin, "Usta, bütçemiz kısıtlı, bize biraz indirim yapar mısın?" ricasına hiç tereddüt etmeden büyük bir kolaylık sağladı ve ekledi: "Bizim camimiz neyse burası da öyle; burası da Allah’ın evi. Bu da bizden olsun." O günden sonra bu usta-çırak yolculuğu ve kilisenin bakımı, zamanla derin bir aile dostluğuna dönüştü.
Zeki Bey dükkânımıza sık sık uğrar, babamla karşılıklı çay içip uzun sohbetler ederlerdi. Köşe başındaki, çok sevdiğimiz çekirdekçi Arap da bu dostluk çemberinin ayrılmaz bir parçasıydı. Her biri ablam gibi olan kız kardeşlerinin hazırladığı sıcak yemek kaplarını zaman zaman Zeki Bey kendisi dükkâna getirir; babam ise o asil mahcubiyetiyle "Ne gerek vardı Zeki Bey?" diye sitem ederdi. Zeki Bey’in cevabı ise hep aynı zarafetle gelirdi: "Mehmet Abi, biz dostuz; dostluğun minneti mi olur?"
Aradan yaklaşık 40 yıl geçti... Zaman aktı, ama Sur’un o vefalı ruhu hiç kaybolmadı. Çok hoş bir tesadüftür ki, yıllar sonra aynı kilisenin tarihçesini İngilizceye çevirmem istendi. Metni elime aldığımda bazı tarihî hatalar olduğunu fark ettim; Osmanlı arşiv kayıtları ve bölge tarihi üzerine yazılmış temel akademik kaynaklardan faydalanarak bu bilgileri düzelttim. Metnin akademik derinliğini bozmayacak o nitelikli İngilizce çevirisini ise, buralarda herkesin "Teacher Daniela" lakabıyla bildiği, alanında parmakla gösterilen eşim yaptı. Bugün Mar Petyun Kilisesi’ne yolunuz düşerse, o titizlikle hazırlanan tarihçeyi ve duvarda asılı duran onun imzasını bizzat görebilirsiniz.
Siyah bazalt taşın soğukluğuna tezat, içeri adım attığınızda sizi karşılayan o samimi ve ferah hava bugün hâlâ aynı. İyi bir bakımla ayağa kaldırılan bu tarihi yapı; sadece Keldani cemaatinin değil, "burası da Allah'ın evi" diyen babalarımızın, komşusunun tenceresini paylaşan ailelerimizin ve bu topraklarda kadim hoşgörüyü büyüten tüm Diyarbakırlıların ortak mirasıdır.