Tarih denince akla genellikle kralların zaferleri, saray darbeleri veya büyük savaş meydanları gelir. Oysa bir şehrin gerçek ruhu, kılıçların gölgesinde değil, mahalle aralarındaki seslerde, pazaryerlerindeki dillerin karışımında ve arşiv raflarında mahzun bir şekilde bekleyen sararmış defterlerde saklıdır. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde muhafaza edilen ve Diyarbakır’ın geçmişindeki toplumsal dokuyu bütün çıplaklığıyla gözler önüne seren erken dönem tahrir ve nüfus defterlerini incelediğinizde, karşınıza bir imparatorluğun minyatürü çıkar. Ben bu belgelerin arasına girdiğimde, sadece kuru istatistiki rakamlar değil; aynı sokağı paylaşan, aynı suyu içen, farklı inançların ve dillerin insanlarını görüyorum.
Osmanlı döneminde gerçekleştirilen bu ilk kayıtlar ve sayımlar, sadece vergi toplamak ya da askere alınacak gençleri listelemekle sınırlı değildi; o günün Diyarbakır’ında kimin hangi dine inandığını, hangi dili konuştuğunu, hangi kökene ait olduğunu en ince detayına kadar kayda geçiren devasa birer insanlık haritasıydı. Örneğin, 16. yüzyılın ortalarında (1564 tarihli 155 numaralı Mufassal Tahrir Defteri'ne göre) veya 19. yüzyılın ortalarındaki tahlillerde bu coğrafyanın demografik zenginliği rakamlarla tescillenmiştir. Söz gelimi, erken dönem 1518 kayıtlarında şehrin toplam 14.568 kişilik nüfusunun 8.444’ünü Müslümanlar, 5.985’ini Hristiyanlar ve 157’sini Yahudiler oluştururken; 1564 yılında yalnızca şehir merkezindeki kayıtlı yetişkin erkek nüfusun 2.284’ü Müslüman, 4.268’i ise gayrimüslimlerden (Ermeniler, Süryaniler ve yüzlerce kişilik Yahudi cemaat mensupları) meydana geliyordu. 1869 yılındaki sayım kayıtlarında da benzer şekilde 21 bin civarındaki kentin nüfusunun yarısından fazlasının farklı inançlara mensup gayrimüslim komşulardan oluştuğu görülmektedir.
Bu defterleri açıp baktığınızda, Amid’in sur içi mahallelerinde Müslümanların, Hristiyanların, Süryanilerin, Ermenilerin ve Yahudilerin yan yana, omuz omuza yaşadığını görürsünüz. Bir mahallede bir yanda ezan sesi yankılanırken, hemen birkaç sokak ötede çan seslerinin bu sese karıştığı, hiç kimsenin kimliğini gizlemek zorunda kalmadığı, aksine her rengin bu mozaiği zenginleştirdiği bir hayat akıp gitmektedir. Defterlerdeki dil ve din kayıtları, şehrin çok kültürlü kimliğinin hamasetten uzak, tamamen belgelere dayanan somut kanıtıdır. Türkçe, Kürtçe, Zazaca, Süryanice ve Ermenice bu toprakların ortak ezgisiydi. İnsanlar birbirlerinin dilini öğrenmiş, bayramlarını birlikte kutlamış, ticaretlerini ortaklık hukuku üzerine kurmuşlardı. Bir Ermeni veya Süryani tüccar ile Müslüman bir zanaatkarın aynı hanın avlusunda kahve içtiği, komşunun komşunun külüne muhtaç olduğu o kadim düzen, bu resmi sayım belgesindeki satır aralarında bütün ihtişamıyla parlamaktadır.
Bugün dünyada barışın, bir arada yaşama kültürünün ve hoşgörünün ne kadar zor elde edilen değerler olduğunu düşündüğümüzde, Diyarbakır’ın bu arşivlerde saklı geçmişi hepimize derin bir "Eyvah" ve aynı zamanda büyük bir umut fısıldamalıdır. Demeliyiz ki; ne kadar önemli bir şehirmiş burası! Dünyanın kavgalarla, ötekileştirmelerle sarsıldığı çağlarda bile bu topraklar, binlerce yıllık nüfus hareketliliği içinde farklılıkları birer çatışma sebebi değil, zenginlik ve kardeşlik vesilesi kılabilmiştir. Bu nüfus defterleri bize sadece geçmişimizi değil, gelecekte nasıl bir insanlık inşa etmemiz gerektiğini de anlatan en kıymetli belgedir. Dicle’nin kıyısındaki bu kadim şehir, dünüyle olduğu kadar yarınıyla da dünyaya barışın dersini vermeye devam edecektir.
Cengiz Çelik. Ziya Gökalp Lisesi Dernek üyesi