İnsan hafızası garip bir labirenttir; bazen en tatlı çocukluk neşesini bir kenara iter de korkunun, çaresizliğin rengini taşlara, sulara, kokulara nakşeder.

Diyarbakır'ın Suriçi'nde her sokağın bir duası, her köşe başının bir hüznü vardır. İçkale'deki Hz. Süleyman Camii de bu kentin hem ilk kalbi hem de manevi muhafızıdır. Halk arasında burası bazen Süleyman Peygamber ile anılsa da asıl muazzam tarih başkadır: M.S. 639 yılında, Hz. Ömer'in hilafeti döneminde Anadolu'ya İslam mührünü vuran ordunun kahraman komutanı, Halid bin Velid'in oğlu Hz. Süleyman'dır buraya adını veren. İçkale surlarının dibindeki o çetin fetihte şehit düşen diğer 26 sahabe kardeşiyle birlikte, toplam 27 şehit sahabe koyun koyuna yatar bu toprağın altında. Bu aziz şehitlerin anısını yaşatmak için makam ve türbe ise asırlar sonra, 1155-1160 yılları arasında kentte hüküm süren Nisanoğulları Beyliği döneminde, Vezir Nisanoğlu Müeyyedüddin Şahinşah tarafından inşa ettirilmiş, Osmanlı döneminde ise bugünkü görkemli yapısına kavuşmuştur.

İşte o kutsal avlunun hemen üst tarafında, Artuklu Sarayı'nın yanı başında, mahalle çocuklarının yaz sıcaklarında serinlemek için içine atlayıp yüzdüğü o meşhur taş havuz vardı eskiden. Karacadağ'ın gürül gürül akan ve yüzyıllardır hiç kesilmeyen o derin yer altı suları, gümüş gibi parıldayan aslan başlı mermer çeşmelerin ağzından dökülürdü o havuza. Bir şehir efsanesine göre, o havuzdaki balıkların kulağına ya da kuyruğuna işaret koyup bırakanlar, haftalar sonra aynı balığı Urfa'daki Balıklıgöl'de görürlermiş. Bilim ve mantık, Karacadağ'ın devasa bazalt kütlesi altından 150 kilometre öteye bir balığın diri diri yüzemeyeceğini söyler elbette... Biyolojik olarak bu imkânsızdır. Ama kadim halk aklı, Hz. Süleyman'ın bereketi ile Hz. İbrahim'in kutsal suyunu birbirine akraba kılmış; inancı ve coğrafyayı tek bir mucizede birleştirmiştir.

Asıl gerçek mucize ise o suyun geliş şeklindedir: Sönmüş bir yanardağ olan Karacadağ'a yağan karlar, kilometrelerce öteden yer altındaki bazalt çatlaklarına süzülür. Yerin onlarca metre altında karanlık tünellerden geçer ve hiçbir insan müdahalesi olmadan, tam İçkale falezlerinin olduğu noktadan fışkırır. Yüzyıllardır bir gün bile kesilmeden akan bu su, yer altının kentimize hediyesidir. Ne yazık ki 90'lı yılların sahipsizliğinde o paha biçilmez aslan başları sökülüp çalındı, sonraki restorasyonlarda da havuz kapatıldı. Ama benim zihnimde o havuz ne restorasyonla kapatılabildi ne de unutuldu...

Çünkü ben çocukken çaresi kolay bulunmayan garip bir hastalık geçirdim. Vücudumda devasa çıbanlar çıkıyor, etimi sızım sızım sızlatıyordu. O yıllarda dayımın da yakın arkadaşı olan, Mardinkapı Sağlık Ocağı'nın efsane doktoru Abdurrahman Yakut bizi Devlet Hastanesi'ne yönlendirip tıbbın imkânlarını seferber etse de mahalle teyzelerinin ve anamın aklında tek bir şifa kapısı vardı: Hz. Süleyman'ın duası ve İçkale'nin o şifalı suyu... Her perşembe günü, bir adak ritüeli gibi anam beni elimden tutar, o havuza götürürdü. Çocuk aklımla o buz gibi suya bırakılmak bende tarifsiz bir dehşete dönüşmüştü.

Nihayetinde bedenimdeki çıbanlar tamamen kurudu, sağlığıma kavuştum. Hekimin reçete ettiği ilaçlar mı şifa olmuştu, yoksa anamın adadığı o niyet ve dualar mı? Kimin haklı olduğunun bir önemi yoktu; önemli olan, herkesin kendi gönlündeki mucizeyi yaşaması ve sonucun mutlulukla bitmesiydi. Hastalık geçti geçmesine ama o havuz içimde devasa bir kuyuya, uykularımı kaçıran karanlık bir travmaya dönüştü.

Yıllar geçti... Lise yıllarımıza geldik. Ergenliğin, okul çıkışlarının o deli fişek neşesi içindeydik. Bir gün ders bitiminde sınıftan kızlı erkekli kalabalık bir arkadaş grubuyla "Haydi İçkale'ye gidelim!" dedik. Ergenliğin getirdiği o tatlı utangaçlık, kızların yanında karizmayı bozmama çabası... Havuzun etrafındaki taşlara oturup muhabbet etmeye başladık.

Ve ben yıllar sonra, çocukluğumun o kâbusuyla ilk kez orada, ansızın yüzleştim.

Gözüm havuzun dibindeki o berrak suya ve suda süzülen balıklara takıldığı an zaman durdu. Şehrin sesi kesildi. Çocukluğumun o çaresiz perşembeleri, buz gibi suyun dokunuşu ve bedenimi saran çıbanların ağrısı bir anda zihnime üşüştü. Sara krizine benzer ağır bir nöbetin içinde buldum kendimi. Yerde kıvranıyor, soğuk terler döküyor, kâbusun içinden çıkamıyordum.

Ama o karanlık tünelin ortasında zihnime çakılan tek bir an vardı: En yakın, en sevdiğim arkadaşımın yüzüme indirdiği o çok şiddetli tokat!

Kızların ortasında, o ergenlik çağında karizmayı fena hâlde çizdirmiştim belki ama o tokat, canımı yakmak için değil, beni o dipsiz kuyudan saniyeler içinde çekip çıkaran bir can suyu, bir uyanış feryadıydı. Yüzümde patlayan o sert temasla birlikte kulağımda arkadaşımın sesi çınladı:

"Kendine gel! Korkma, bitti artık!"

Gözlerimi açıp kendime geldiğimde, serin taşların üzerinde sırılsıklam uzanıyordum. Beni ayıltabilmek için üzerime boca ettikleri su, kıyafetlerimden süzülüyor, saçlarımdan yapış yapış dökülüyordu. Ama o an üzerimin ıslaklığı da etraftaki şaşkın bakışlar da zerre kadar umurumda değildi. Tıbbın reçetelerle, geleneksel inancın dualarla çözemediği o içsel düğümü bir dostun o kararlı ve şefkatli hamlesi çözüvermişti. En sıra dışı, en unutulmaz tedavi yöntemiydi belki de... O ses ve o temas, çocukluğumdan beri ruhumu zincirleyen görünmez kelepçeleri parçalayıp attı. Yerden doğrulduğumda üstümdeki o soğuk su artık beni korkutmuyordu. O gün orada sadece krizim bitmemişti; yıllardır sırtımda taşıdığım o ağır travmayı da o taş havuzun sularına gömmüştüm.

Meğer kentin hafızası ile insanın hafızası birbirine ne kadar da benzermiş... Nasıl ki İçkale'nin o tarihi havuzu zamanla kapatıldı, aslan başlı çeşmeleri kayboldu ama altındaki o Karacadağ suyu hiç kesilmeden akmaya devam ettiyse, insan da travmalarının üzerini kapatabiliyor ama altındaki o yaşam pınarı akmaya devam ediyor. Yeter ki o karanlık anlarda elinizden tutan, sizi kendinize getiren gerçek bir dost sesi olsun.

Bugün ne zaman Hz. Süleyman'ın makamına varıp o avluda dursam ne çıbanlı günlerimin ağrısını duyarım ne de o soğuk suyun korkusunu... Sadece 27 sahabenin manevi huzurunu, Nisanoğulları'nın taşlara kazıdığı tarihi, Karacadağ'ın kilometrelerce öteden cömertçe gönderdiği o mucizevi suyu ve o gün karizmamı çizdirse de ruhumu özgürleştiren o unutulmaz dostluğu hatırlarım.

Çünkü Diyarbakır'da tarih taşlara yazılır ama şifa; bazen bir suyun gürültüsünde, bazen bir duada, bazen de bir dostun yüzünüzde patlayan merhametli elinde gizlidir.