​Size burada basmakalıp cümleler kurup “Surlar şöyle heybetliydi, böyle kadimdi”, “Aah, o kara bazalt taşlarına baktım da âşık oldum”, yok efendim “Coğrafya kaderdir, taşın bahtı da kara” gibi laflar edecek değilim. Geçelim bunları. Bizim çocukluğumuzda sur dediğin şey, romantik bir edebiyat figürü değil; okul bahçesinin, kaçan topu geri vermeyen, tırmanması cesaret isteyen arka duvarıydı.
​Diyarbakır Suriçi’ndeki o canım Cumhuriyet İlkokulu’nda okuyanlar ne demek istediğimi çok iyi bilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuda başlattığı büyük eğitim hamlesinin bir simgesi olarak 1926 yılında kurulan bu okul, kentin en köklü eğitim yuvalarından biriydi. Diyarbakır’ın tüccarından esnafına, yazarından doktoruna, siyasetçisinden bürokratına kadar Suriçi’nde yetişen binlerce insanın yolunun geçtiği gerçek bir kentsel hafıza merkeziydi.
​Milletin okulunun bahçesinde tel örgü varken, bizim bahçemizin bir sınırını doğrudan binlerce yıllık o devasa sur bedenleri oluştururdu. Teneffüs zili çaldı mı, biz o tarihî mirasa “Vay, ne güzel arkeoloji” diye bakmazdık; o surlara çıkan taş merdivenlerden yukarı kim daha hızlı tırmanacak diye birbirimizi ezerdik.
​Bahçenin kenarında mozaik, mermerimsi bir platformumuz vardı. Yağmur biraz atıştırdı mı, orası dönüşürdü kentin en cıvıltılı kaydırağına. Çocuklar üzerinde kayar, itişir, güreş tutardı. Tuvaletler bile binanın içinde değil, bahçenin bir köşesindeydi. Sıradan okul tuvaletleri gibi değildi; o koca bahçenin ritmine dâhil, soğuk taş yapısıyla çocukluk anılarımızın ayrılmaz bir parçasıydı. Hemen yanında uzun çeşmeler dizilirdi… Teneffüste surlara tırmanıp terledikten ya da o kaydırakta koşturduktan sonra o çeşmelere yanaşır, buz gibi suyu kana kana içer, yüzümüzü gözümüzü yıkardık. Koca tarih arkamızda durur, büyük ihtimalle “Bunlar ne yapıyor yahu?” diye hâlimize acırdı.
​O yılların en tatlı heyecanlarından biri de sabahları devletin dağıttığı o küçük cam şişe sütler ve fındıklardı. Sınıfa giren o taze süt kokusu, sıraların üzerine dizilen cam şişeler… Şişenin folyo kapağını parmakla açmak, sütü sevmeyen arkadaşın payını kapışmak, fındığı cebine doldurup teneffüste surların dibinde yemek; o yokluk ve darlık yıllarında çocuk yüreğimize konmuş kocaman bir zenginlikti.
​Okulun ruhunu yaşatanlar ise devasa figürlerdi. Müdürümüz Sadi Öğretmen vardı mesela… Evet, yanlış duymadınız: “Sadi Öğretmen”. Bizim zamanımızda öyle önüne gelene, fırıncıya da, profesöre de, pazarcıya da sıradanlaştırırılarak söylenen bugünkü o “Hocam” lafı yoktu. Öğretmene hürmetle, o mesleğin kutsallığını hissettiren tek bir kelimeyle seslenilirdi: “Öğretmenim.”
​Sadi Öğretmen de kasıntı idarecilerden değil; babacan, mahalle esnafıyla sohbet eden, son derece doğal bir adamdı. Kulağında belirgin bir iz vardı; biz çocuklar kendi aramızda “Kulağını fare ısırmış” diye efsaneler uydurur, otoritesine gizemli bir hava katardık. Sınıfta ise canımız Zahit Alcan öğretmenimiz ve üzerimize bir ana şefkatiyle titreyen Ayşe Topaloğlu öğretmenimiz gibi idealist isimler dururdu. Biz sadece okuma yazmayı değil, insanlığı ve dilimizdeki o terbiye mirasını da onların dizinin dibinde öğrendik. Bize emeği geçen, bugün aramızdan ayrılıp ebediyete intikal etmiş tüm öğretmenlerimizi rahmetle, hayatta olanları hürmetle anıyorum.
​Tabii o okuldan çıkıp eve dönmek, 4. sınıftaki ben için her gün ayrı bir aksiyon filmiydi.
​Evin yolunda kestirme bir sokak vardı. Yol uzamasın diye hep oradan geçerdim ama sokakta bir “zorbalık barikatı” vardı: Yoldan geçen çocuklara musallat olan bir tip. Nitekim bir gün yakalandım; korkudan çaresizce boyun eğdim. Cebimdeki harçlığı, kalemimi, silgimi zorla aldı.
​O öğleden sonra dükkâna, babamın yanına gittim. Babam öğretmeyi çok severdi, bana hep yeni şeyler öğretirdi. Elinde elektriği depolayan küçük bir kondansatör vardı. Babam teknik detayını anlatırken ben de mantığı kavramıştım: İki ucu açıkta bırakırsan devre senin üzerinden tamamlanır, elektriği sen de yersin! Ancak uçlara yalıtkan bir bant sarıp temas yüzeyini sadece dışarıya doğru açık bırakırsan, enerjiyi kendi elini çarpmadan hedefe aktarabilirdin. Kafamda birden çakan o şimşeği tahmin edersiniz! Akşamüstü dükkânda küçük bir kondansatör bulup şarj ettim, yalıtımını yapıp metale sürterek denedim; mükemmel çalışıyordu. Sabah kimseye hissettirmeden evdeki prize takıp iyice yükledim ve cebime koyup okulun yolunu tuttum.
​Okul çıkışı birkaç arkadaşımla yine o sokaktan geçerken bizim zorba belirdi: “Ooo, bugün kalabalıksınız, haydi boşaltın cepleri!” Arkadaşlara “Sorun yok, boşaltın.” dedim. Cebimden kâğıt parayı çıkardım, yalıttığım kondansatörü paranın altına gizleyip uçlarını açıkta bıraktım. “Al sana para, bir daha da bize bulaşma!” diyerek uzattım. Çocuk parayı tuttuğu an açık uçlar parmaklarına değdi ve bastım elektriği!
​Çarpmanın etkisiyle çocuk şokla yere yığıldı. Bizimkiler korkudan donup kalmıştı. Çocuğun tepesine bindim; o kadar çok vurmuşum ki arkadaşım kolumdan tutup “Yeter, başımıza bela açacaksın!” diye zor çekti. O günden sonra cebimde kondansatörle o sokaktan gerine gerine geçtim. Çocuk beni uzaktan gördü mü kaçacak delik arıyordu. Konu çözülmüştü ama madalyonun bir de öteki yüzü vardı…
​O olaydan sonra okulda arkadaşlarım benden çekinmeye, ürkmeye başladılar. Teneffüste beni gören çocuklar adeta hizaya geçiyordu. Ama bu durum bana hiç gurur vermedi. Yıllarca bunun ağırlığını taşıdım. Sınıf arkadaşının senden korkması hiç de övünülecek bir şey değilmiş.
​Yine de düşünmeden edemiyorum: Yapmasaydım ne olacaktı? Kendime olan saygımı kaybedecektim. 4. sınıfa giden bir çocuk olarak, sokakta gasp yapan bir zorbaya karşı derdinizi o yaşta kime anlatabilirdiniz ki?
​Ne var ki bizim çocukluk fırtınalarımızdan çok daha büyüğü, yıllar sonra o canım okulun üzerine çöktü. 2015-2016 yıllarında Suriçi'nde yaşanan o meşum çatışmalar, hendek olayları ve ardından gelen süreçte, o tarihî Cumhuriyet İlkokulu ağır hasar alarak yıkıldı. Sadece bir bina yıkılmadı orada; 1926'dan beri o bahçede yankılanan çocuk çığlıkları, Sadi Öğretmen'in adımları, Zahit ve Ayşe öğretmenlerimizin tebeşir tozu, bahçedeki çeşmelerden içtiğimiz o buz gibi sular, sabahları dağıtılan o cam şişe sütlerin kokusu ve binlerce insanın çocukluk hafızası o kepçelerin altında kaldı. Bugün okulun ismi Yenişehir'deki modern bir binada yaşatılıyor belki ama Sur'un taşlarına sinmiş o ruh artık yok.
​Bütün bu hikâyeden geriye kalan en büyük hakikat ise şurada düğümleniyor: Terbiye okulda değil, ailede başlıyor. Bugün sokakta ya da hayatta sıkıntılı, zorba kim varsa bakın; arkasında mutlaka sorunlu bir aile, ilgisiz bir anne baba ya da büyük bir boşluk görürsünüz. Çocuklarımıza her şeyden önce kendilerine saygı duymayı, hakkını korumayı ama bunu yaparken de şiddetten uzak durmayı öğretmek zorundayız.
​Çünkü bazen bir kondansatörle sokaktaki zorbayı çarpıp kaçırabilirsiniz; ama bir kentin hafızası, dilindeki saygısı ve çocukluğunuz yıkıldığında, o boşluğu dolduracak hiçbir elektrik akımı yoktur.