Nietzsche pos bıyıklarıyla dikilmiş bana bakıyordu. Raskolnikov ise elinde baltasıyla kendi vicdanıyla hesaplaşıyor, gölgesi karın üzerinde bir süzülüp bir kayboluyordu. Birden irkildim; tüylerim diken diken oldu. Şakaklarım zonkluyor, soğuk iliklerime kadar işliyordu. Üzerimde sefil bir battaniye, ayaklarım buz kesmiş hâlde ellerimi açıp dua ettim.
Nerede olduğumu toparlamaya çalıştım. Evimiz, Suriçi'nin sır dolu inanç duraklarından biri olan, halkın dilek dilediği, dualar ettiği ve manevi huzur aradığı o kadim merkezin tam karşısındaydı. Vakıflar Genel Müdürlüğü veri tabanında Abdal Dede Türbesi (Kamışlı Ziyaret) ismiyle ve 21.00.01/065 envanter numarasıyla Türkiye Kültür Mirasları arasında koruma altında olan bu yapı, halk arasında "Kamışlı Ziyareti" olarak bilinirdi. Annemle aramızda ufak bir tartışma çıkmış, ben de ergenlik gururu ve öfkesiyle kapıyı çarpıp dışarı fırlamıştım. Niyetim teyzemlere gitmek, geceyi orada geçirmekti. Yanıma sadece okul çantamı ve fırlarken sırtıma aldığım battaniyeyi geçirebilmiştim. Çantamda o gün kütüphaneden ödünç aldığım iki ağır kitap duruyordu: Nietzsche'nin Böyle Buyurdu Zerdüşt'ü ile Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sı.
Sokağa çıktığımda ayaz yüzüme bir kırbaç gibi çarptı. Teyzemlerin yolu uzundu; o öfkeyle yürümekten vazgeçip adımlarımı tam karşımdaki o gizemli makama yöneldim. Rüzgârdan kaçabileceğim en güvenli yer orasıydı. Taş duvardan atlayıp avluya sığındım. Adını taşıdığı Kamışlı Sokağı'na ve içinde bulunduğu Abdaldede Mahallesi'ne ruhunu veren bu tescilli mirasın ne zaman yapıldığı, kimin makamı olduğu bilinmez. Yüksek taş duvarlarla çevrili, çatısı gökyüzüne açık bu yapının en büyük sırrı, en kurak zamanlarda bile kabrin ortasında inatla yeşeren o mistik kamışlarıdır. O gece o kamışlar ayaza karşı bana siper oldu, rüzgârın keskinliğini kırdı. Eksi on derecede hiçbir böceğin, hiçbir mahlukun barınamayacağını bildiğimden içim de rahattı.
O dönem okulda bir felsefe öğretmenimiz vardı. Sınıfta üzerimde kurduğu baskı, kelimeleriyle beni aşağılaması katlanılır gibi değildi. Şiddete karşıydım; kavga çözüm olamazdı. Onu kaba kuvvetle değil, kelimelerle, okuduklarımla yenmeliydim. Haftalardır kafamda bu hesaplaşmayı kuruyordum.
Türbenin avlusunda çantamdan çıkardığım el fenerinin zayıf ama keskin ışığını açtım; sayfaları önüme serip araladım. O ayazda, sabaha kadar iki kalın kitabı baştan sona okumak elbette imkânsızdı. Ama fenerin aydınlattığı o kısıtlı alanda bile eserlerin özlerini, insan ruhunu, ahlakın sınırlarını ve vicdan azabını sorgulayan ana fikirlerini zihnime kazıdım. Kar taneleri fenerin ışık huzmesinden süzülüp sayfalara düşerken Zerdüşt'ün üstinsanını, değerlerin yeniden değerlendirilmesini, Raskolnikov'un baltalı vicdan azabını ve bireyin toplumla çatışmasını iliklerimde hissediyordum.
Sabahın ilk ışıklarıyla, her yanım sızlayarak eve yürüdüm. Kapıyı kardeşim açtı. Evdekiler hâlâ uyuyordu. "Neredeydin?" der gibi bakarken fısıldadı: "Annemler seni teyzemlerde biliyor, haberin olsun."
İçeri süzüldüm, üzerimi değiştirip çoraplarımı giydim. Mutfakta ekmeğin arasına alelacele biraz peynir koyup okulun yolunu tuttum. Her adımda ayaklarım sızlıyordu. Ama zihnim patlamaya hazır bir volkan gibiydi.
İlk iki dersimiz felsefeydi. Sırama geçtim. Bütün sınıf gergindi; çünkü önceki derslerden bilindiği üzere bu dersler hep bir gerilimle noktalanıyordu ve herkes benden o an bir hamle bekliyordu. Ancak hiç kimse, böylesi entelektüel ve bilgiye dayalı bir hamle beklemiyordu. Az sonra öğretmen içeri girdi. Her zamanki tepeden bakan edasıyla yoklamayı alır almaz sordu: "Kitap okudunuz mu bakayım? Siz Sokrates'i duydunuz mu hiç? Bilir misiniz Dostoyevski'yi, Platon'u?"
Gecenin soğuğu o an üzerimden kalktı. Oturduğum yerde dikleştim. Nietzsche'nin insanın kendini aşma iradesini, Dostoyevski'nin suç ve vicdan muhakemesini anlattım. Durmadım; Sokrates'in sorgulayan yöntemini, Platon'un Devlet'indeki Mağara Alegorisi'ni hatırlattım. Hakikatin karanlıktan çıkıp aydınlığa bakmak olduğunu, onun kibrinin ise duvardaki gölgelerden ibaret kaldığını yüzüne söyledim.
Sonra gözlerinin içine bakarak sordum: "Siz kendinizi ne zannediyorsunuz?"
Bir lise öğrencisinin öğretmenine böyle çıkışması elbette saygısızlıktı. Ama söylemiştim.
Öğretmenin rengi soldu. Sınıf pusmuş, nefes bile almadan bize bakıyordu.
Zorluklar insanı ya ezer ya da çelikleştirir. O geceden geriye şu hakikat kaldı: Felsefe, sıcak salonlarda süslü laflarla caka satmak değildir. Felsefe; gecenin köründe, bir türbenin koynunda soğukla boğuşurken dahi hakikati aramak, sabahında ise o cehalete ve kibre karşı bilgiyle, akılla ve cesaretle dikilebilmektir.