Ankara'nın 1998 sonbaharıydı. O sonbahar Dikmen'de, dayımın evinde kalıyordum. Dayım, Diyarbakır'ın yetiştirdiği, kadim sesine ve sanatına rağmen hak ettiği kıymeti tam anlamıyla görememiş ama duruşuyla her daim baş tacı edilecek çok kıymetli bir değerdir. Sesindeki o derin hüzün, evdeki kuralcı, disiplinli ama bir o kadar da asil Diyarbakır beyefendiliğiyle bütünleşirdi. Onun nizamına riayet etmek, geç kalıp mahcup olmamak benim için en büyük öncelikti.

Sabah Dikmen'den iki vasıta değiştirip fuar alanına, Altınpark'a ulaşmıştım. Yol boyunca Ankara'nın ilk soğuklarını hissettiren rüzgâr bile içimdeki telaşı soğutmaya yetmiyordu. İçimde, o yaşların hevesiyle büyüttüğüm bir heyecan vardı. Zihnimi kurcalayan, entelektüel birikimine ve edebiyata olan tutkusuna hayran olduğum bir kız vardı. Tam bir Yaşar Kemal okuruydu. Benim kitap okuma yolculuğuma ilk kıvılcımı çakan da cebimdeki son parayla o fuarın yolunu tutmama vesile olan da onun bu edebiyat merakıydı. Onu sevindirmek, gözünde bir yer edinmek istiyordum. Yaşar Kemal o gün fuarda imza günündeydi. Cebimde ise yalnızca bir kitaba, bir de belki eve döneceğim bilet parasına yetecek kadar bozuk para vardı...

Fuar kalabalığının arasında o heybetli, devasa ama gözlerinin içi gülen adama doğru yürüdüm. Elimde kitap yoktu. Stanttaki görevliye cebimdeki bütün bozuklukları döküp usta yazarın o yıl çıkan yeni kitabını aldım. Kadının döküntü paralara bakarken yüzüne oturan o acır gibi ifadeyi fark ettim ama görmezden geldim. İnsanın gururu mahcubiyetinden büyük olunca öyle bakışlar teğet geçip gidiyor.

Göz göze geldik Yaşar Kemal'le. Gülümsedi, ismimi sordu.

"Yok abi, bir arkadaşım için imzalar mısın?" deyiverdim. Koskoca Yaşar Kemal'e heyecandan "abi" demiştim.

Yaşar Kemal yüzüme baktı, o sıcak babacanlığıyla "Çok mu seviyorsun?" diye sordu.

Cevap veremedim; utangaç bir tebessümle başımı önüme eğdim. Yeni çıkan kitabını kızın ismiyle imzaladı. Sonra masadan İnce Memed'i çekip çıkardı:

"Bu da benim sana hediyem olsun, eski bir kitabım..." diyerek onu da benim adıma imzaladı. Tam o sırada "Bak, arkada çok iyi yazarlarımız var, git onları da bir dolaş." diyerek dikkatimi diğer stantlara çekti. Meğer benim o mahcup hâlimden faydalanıp kadına ödediğim son paranın karşılığını çaktırmadan İnce Memed'in sayfaları arasına sıkıştırıvermiş... Yıllar sonra düşündüğümde, bir devin bir gence hissettirmeden dokunduğu o sessiz insanlığın ne büyük bir cömertlik olduğunu çok daha iyi anlayacaktım.

Fuar alanından çıkarken cebimde metelik kalmadığı için Dikmen'e kadar iki vasıta değiştiremeyeceğimi, o uzun yolu yürüyeceğimi, dayımın kapısına da geç ve mahcup varacağımı sanıyordum. Yorgun adımlarla ilerlerken bir yandan da bana hediye ettiği kitabın sayfalarını karıştırıyordum. İşte tam o an, sayfaların arasından bir banknot düştü. Yaşar Kemal'in o sessiz cömertliğini görünce göğsümden koca bir yük kalktı. İçimden bir an geri dönüp teşekkür etmek geçti ama sonra durdum; o an hissettim ki o bunu bir teşekkür duymak için yapmamıştı, geri dönsem belki de o gizli inceliğin büyüsü bozulacaktı. O rahatlamayla adımlarımı durağa çevirdim, otobüse binip eve ulaştım. O gece eve varır varmaz odama kapandım ve İnce Memed'i bir solukta bitirdim.

Çukurova'nın kavurucu sıcağı, insanların yokluk içinde bile eğilmeyen onuru, dam altında geçen uykular... O sayfaları okudukça zihnim Ankara'dan koptu; Suriçi'ne, Hasırlı Mahallesi'ndeki avlulu evimize gitti. Çünkü o onuru ben ilk orada, dayımın kulaklarımızda çınlayan sesinde, memleketin ezgilerinde ve kendi insanımızda tanımıştım.

Biz de yoklukla varlık arasında ama içten bir mutluluğun ortasındaydık. Yaz geldi mi taş evimizin damına ağır yün döşeklerimiz serilirdi. Amcamlar, ailem, kuzenlerim... On, on iki çocuk yan yana uzanırdık. Karşı tarafta kız kuzenler, bu tarafta biz. Fısıltılı gülüşmeler, tatlı atışmalar...

Sırtüstü yatıp gökyüzünü izlemek, yıldızları saymak, uzayda başka hayatlar olup olmadığını çocukça tartışmak... Ve sabahları... Güneşin keskin ışınları çalar saat gibi vururdu yüzümüze. O güneş sayesinde hiçbirimiz hayata geç kalmazdık. Kalkıp avluya koşar, tulumbanın başında elimizi yüzümüzü yıkar, tuvalet sırasına girerdik. Avludaki o canlı, sesli hengâmeyle gün yeniden başlardı.

Sonunda o kitabı hediye ettiğimde, imzalı sayfada kendi adını gördüğü an yüzüne yayılan çocukça sevinç de zamanla hayatın karşıma çıkardığı kırgınlıklar da gelip geçti. O gençlik hevesi uzun bir hikâyeye dönüşmedi belki ama edebiyat dünyasına adım atmama vesile oldu ve bana unutulmaz bir ders bıraktı: O heves olmasaydı ben ne o serin sonbahar gününde bir devin masasına yanaşabilecek ne onun zarif cömertliğine tanık olacak ne de kitapların büyüleyici dünyasıyla bu kadar derinden tanışacaktım. Hayat bazen bizi asıl varmamız gereken yere ulaştırmak için küçük vesileler yaratıyor.

Heveslerin ötesinde kalan asıl güzellik ise başka yerdeymiş: O damlarda, yün döşeklerin üzerinde yıldızlara bakarak kurduğumuz lekesiz hayallerde; annelerimizin ikindi vakti avluda toplanıp şehriye kestiği, çay kokusunun taşa sindiği sohbetlerde.

Şimdilerde ne o dam döşekleri kaldı ne de avlulardaki o katıksız samimiyet. Ama Ankara'da bir devin kitabın arasına bıraktığı o incelik ile Hasırlı Mahallesi'nin damında yıldızlara bakarken hissettiğim duygu hâlâ bir yerlerde duruyor: Bütün yalnızlıklara ve değişen zamana rağmen bu gök kubbenin altında kendi hakikatimizle var olduğumuzu hatırlatarak...