Aşefçiler'in siyah taşından Gabriel'in gölgesine: Bir defterin hatırlattıkları
O yıllarda kasıp kavuran salgından kimse kaçamamıştı. İlaç yok, hekim yok; I. Dünya Savaşı'nın en kirli kıtlığı bu kadim şehrin kapılarına dayanmış, ölüm her köşede geziniyordu. Ateşler içinde yanan ufacık bir çocuk, annesinin sırtında Aşefçiler Çarşısı'ndaki o kuytu türbenin siyah taş eşiğine bırakıldı. Yıllar sonra "Hacı Amca" diyeceğimiz büyük amcamızdı o. Başucunda yanan o tek kandil, hayatının ilk ışığı oldu.
Bir Defter, Bir Öğretmen
Hacı Amca'dan geriye sararmış, kenarları dökülmüş bir hatırat defteri kaldı. Osmanlıcanın kıvrımlı hatlarıyla yazılmış o satırlar, ilk baktığımda aşılması imkânsız bir duvar gibi duruyordu. Defterde yazılanları ve Hacı Amca'nın anlattıklarını çözebilmek için Ziya Gökalp Lisesi'nin derviş ruhlu tarih hocası Mevlüde Hoca'nın kapısını çaldım.
Başta derdimiz basitti: Defterin ilk sayfalarında adı geçen Melik Ejder Türbesi'ni anlamak. Rivayete göre bu makam, Hz. Ali'nin Mısır yolunda hayatını kaybeden yiğit komutanı Malik b. el-Haris el-Eşter'e atfedilir. Kıtlık yıllarında şifa arayanların o siyah taş eşikte yaktığı kandil, bu halkın tükenmeyen inancının ve direncinin simgesiydi.
Ama mesele orada kalmadı. Lise boyunca teneffüslerde, boş derslerde, okulun kuytu köşelerinde bu defteri hep Mevlüde Hoca'ya taşıdım. Konuştukça defterin kabuğu soyuldu; dualarla başlayan satırlar, yerini bu şehrin haykırışına bıraktı.
Dağkapı'da Dinamit Kokan Sabah
Sayfalar 1930'ların başına uzanıyordu. Hacı Amca artık şifa bekleyen o çocuk değil, surlarına sahip çıkan genç bir adamdı. Dağkapı civarındaki surlara dinamitlerin döşendiği sabahı anlatıyordu. Kapının önüne yığılan halk "Yazıktır, bu taşlar atalarımızın kemiğidir" diye yalvarırken, zabıta "Şehir hava alacak, hastalık bitecek" diyerek kalabalığı dağıtıyordu.
Hacı Amca, o sabah yıkımı durdurmak için arkadaşlarıyla nasıl çırpındıklarını, zabıtayla aralarındaki itiş kakışı tek tek kaydetmişti. Oysa ben o sabahı ilk kez defterden değil, onun kendi sesinden dinlemiştim. Defterdeki satırlar, yıllar önce kulağıma fısıldanan o acıyı yeniden önüme koydu. Anlatırken sesinde öfkeden çok derin bir çaresizlik sezilirdi: Tarihinin gözlerinin önünde yok edilişini izlemek zorunda kalan bir adamın çaresizliği.
Kayda Geçmeyen Direniş
Bugün bu yıkımdan söz edildiğinde hikâye hep aynı isimle biter: Fransız arkeolog Albert Gabriel 1932'de gelir, Ankara'ya rapor yazar, surlar kurtulur. Haberlerde, sergilerde, anma etkinliklerinde bu ezber tekrarlanır durur.
Hacı Amca bu ezberi hiçbir zaman hazmedemedi. Bize hep aynı cümleyi kurardı: "Dünün karşı saftaki subayını bugünün kurtarıcısı yaptılar. O kadar bağırdık, direndik, bizi dinleyen olmadı."
Bu kırgınlığı anlamak için Gabriel'in geçmişine bakmak yeterli. Birinci Dünya Savaşı'nda Fransız donanmasında tercüman yedek subay olarak görev yapmış, bir süre Anadolu kıyılarını topa tutan bir gemide bulunmuştu. Bugün "surların kurtarıcısı" diye alkışlanan adam, daha birkaç yıl önce bu memlekete karşı savaşan bir ordunun subayıydı. Yaraları henüz kapanmamış bir şehir, dünün düşman donanmasında görev yapmış bir yabancıya nasıl kolayca güvenebilirdi? Hacı Amca'nın kuşağı ona hiçbir zaman ısınamadı; şehrin taşlarını ölçüp biçen bu adama hep temkinle baktı.
Ama asıl mesele Gabriel değil. Asıl mesele, kapıda yalvaran esnafın, zabıtanın karşısında dikilen gençlerin, "atalarımızın kemiği" diye inleyen bir halkın sesinin tek bir rapora bile girmemiş olmasıdır. Tarih Ankara'ya giden mektubu yazdı, Dağkapı'daki çığlığı yok saydı. Surları yıkmaya kalkan o dönemin tek sesli idaresiydi; ilk karşı duran ise bu şehrin ta kendisiydi. Bu hikâyenin kahramanı dışarıdan gelen bir yabancı değil, adı hiçbir kayıtta anılmayan o yerli insanlardır.
Son Söz: Kandil Hâlâ Yanıyor
Amacımız bir polemik yaratmak değil; kayıtlardan düşürülen sesleri bugünün gerçeğiyle hakkaniyetle buluşturmak. Mevlüde Hoca'yla o yıllarda öğrendiğim tek bir gerçek vardı: Bu şehrin acısı da sevinci de yıkımı da hepimizin ortak hikâyesidir. Hacı Amca'nın defterinde ise gün yüzüne çıkmayı bekleyen nice satır duruyor.
Aşefçiler'in gürültüsünde, Melik Ejder'in siyah taş eşiğinde yanan o kandil hâlâ yanıyor. Gelin, bu şehrin hafızasına bir kez de adı unutulan o insanların gözünden bakalım.
(Bu yazı, Diyarbakır'ın kadim hafızasından ve şahsi hatıraların süzgecinden damıtılmış bir deneme-öyküdür.)