​ Ziya Gökalp Lisesi, Bir Mevlüde Öğretmen Anısı ve Değişmeyen Vefa
​Hayatta anılar biriktirirsiniz öyle ya da böyle... Ama bazı anılar vardır ki her hatırlandığında boğazınız düğümlenir, susarsınız. Gözlerinizi kapatıp öylece kalmak, o anların heyecanını tekrar yaşamak istersiniz. Orada kalıp bugünün soğuk gerçekleriyle yüzleşmeye korkarsınız adeta. İşte benim de hayatımın yönü böyle bir anıyla değişmeye başladı. Lise öğrenimime başlamak için verdiğim o büyük mücadele; hatırlı kişilerin ricasıyla ancak kayıt yaptırabildiğimiz o gün... Babamın o masum, o utangaç tavırla müdür beyin karşısına geçip beni okula kayıt yaptırmak istediğini söyleyişini, o rica edişini aradan yıllar geçse de asla unutamıyorum.
​İkinci evim gibi gördüğüm Ziya Gökalp Lisesi'ne ilk adım attığım anın heyecanı dün gibi taze. Oysa bizim adım attığımız bu yer sadece bir okul binası değil; temelleri 1891 yılında atılan, kentin ve Güneydoğu'nun ilk sivil lisesi olan muazzam bir eğitim çınarıydı. İlk olarak "Mekteb-i İdadî-i Mülkî" adıyla Fiskaya'daki o tarihi binasında hizmete başlayan bu köklü kurum, 1913 yılında Mekteb-i Sultani'ye dönüştürüldü. Cumhuriyet dönemiyle birlikte 1924'te Diyarbakır Lisesi adını aldı.
​1945 yılına gelindiğinde ise şu andaki binanın temelleri atılmaya başlandı ve okul, bu yeni binasında ilk mezunlarını 1948 yılında verdi. 1953 yılına gelindiğinde ise bizzat bu sıralarda öğrencilik yapmış, koridorlarında öğretmenlik etmiş, Türkiye'de sosyolojinin kurucusu kabul edilen büyük düşünür Ziya Gökalp'in adını gururla alarak "Ziya Gökalp Lisesi" oldu. Doğduğu toprakların harmanıyla yetişip fikirleriyle Türkiye'nin kimlik ve kültür sancılarına yön veren, bir topluma kendi değerleriyle ayağa kalkmayı öğreten Ziya Gökalp'in fikir mirası, bu okulun her taşına sinmiştir. Cahit Sıtkı Tarancı'dan Ahmed Arif'e, memlekete yön veren sayısız aydının yetiştiği bu duvarlar, işte bu derin fikir köklerinden beslenen kentin yaşayan en büyük ruhuydu.
​İşte bu tarihi çınardan içeri adım attığım ilk gün karşımıza çıkan ve kendini tanıtan ilk öğretmenimiz Mevlüde Tütenk olmuştu. İlk günlerde onun o kabına sığmayan enerjisi ve sıra dışı samimiyeti benim için hem bir şok hem de büyük bir şaşkınlıktı. "Nasıl bir öğretmen bu kadar enerjik olabilir?" derdik kendi kendimize. Buralarda ona takılan lakapları, arkasından yapılan yakıştırmaları hiçbir zaman tasvip etmedim. O zamanlar hiçbirimiz bilemezdik elbette onun çektiği derin acıları, yaşadığı hayal kırıklıklarını ve yüreğindeki o hiç kabuk bağlamayan kalp yarasını...
​İki çocuğunu kaybetmiş, terk edilmiş bir anneydi o... Sebebi her ne olursa olsun, bir kadına ve bir anneye yüklenen bu ağır yükün bedeli böyle olmamalıydı. Biz okulu neredeyse bitirene kadar kulaktan dolma bilgilerle yargıladık, değerini ne yazık ki bilemedik. Şimdilerde bakıyorum da, insanlar onun hakkını teslim etmeye, adını aklamaya başladı. Ama bu bizim kadim hastalığımız değil mi zaten? Kaybettiğimiz değerlerin kıymetini ancak onlar bu dünyadan göçüp gittikten sonra anlıyoruz. Düşünsem, sayfalarca isim çıkar bu memleketin hafızasından...
​Okulun ilk yılında ismim bir şekilde sınıftan bir kız arkadaşımızla anılmaya başlandı. Her şey öyle hızlı gelişti ki, birden kendimi ona arkadaşlık teklif etmek üzere buldum. O zamanlar böyleydi bu işler; utangaçtık. Şimdiki gençler gibi gidip pat diye konuşulmazdı. Arada aracı kızlar, hatta erkekler olur, süreç uzadıkça uzardı. Bir gün en candan arkadaşım ve o kızın bir arkadaşı gelip buluşabileceğimizi söyledi. Kalbim yerinden fırlayacak gibi olmuştu! Buluşma yeri belirlendi. Plan güya kusursuzdu: Ben ve dört arkadaşım mekâna gidecektik. İki kız, iki erkek arkadaşımız arka masada oturacak, biz kalkınca da hesabı onlar ödeyecekti. Kafedeki garsonlarla bile konuşulmuş, tıpkı bir film senaryosu gibi detaylı bir organizasyon yapılmıştı.
​Biz mekâna varıp heyecanla beklemeye başladık. Onların da üç dördü geçmeyecek bir grupla geleceğini sanıyorduk. Aman Allah'ım! Kız, neredeyse bütün sınıfı toplayıp getirmişti! Şok ve korku içinde kalakaldık. Kafede ayakta duranlar bile vardı. Teklifimi yaptım, yarı olumlu yarı olumsuz bir cevap aldım. Yanında ona hamilik eden bir iki kişi daha vardı ki, arayı bozdukları için onlarla aramız hiç düzelmedi. Konuşma bitince el sıkıştık, tek tek ayrılmalarını bekledik. Arkadaşlarımla hesabı ödemeye gittiğimizde ise garson bütün masaların hesabını önümüze koydu. Liseli bir öğrenci bir kafe dolusu insanın hesabını nasıl öderdi? Büyük bir oyuna gelmiştik ama o an tuzağı düşünecek hâlde değildik; tek sorun o hesabı nasıl kapatacağımızdı.
​İşte orada, her zaman yanımda olan can arkadaşım devreye girdi. Bana oturup beklememi söyledi. O darlık anında gidip hesabı kapatacak parayı buldu. Paranın nereden geldiğini sonradan öğrendiğimde başımdan aşağı sıcak sular döküldü: Meğer hesabın büyük kısmını o kulaktan dolma laflarla eleştirdiğimiz Mevlüde Öğretmenimiz cebinden vermiş, kalanını da sınıftakilerden ve bazı öğretmenlerimizden tamamlamıştı... Ertesi gün okula büyük bir özgüvenle gitmiştik ama bu, Mevlüde Öğretmenden zılgıtı yiyene kadar sürdü! Yerin dibine girmiştim. "Bir daha bu kızla buluşursan şöyle yaparım, böyle ederim" diye öyle bir fırça attı ki utancımdan o gün okuldan kaçtım. O sert kabuğun altında meğer bizi korumaya çalışan devasa bir anne yüreği varmış.
​Ziya Gökalp Lisesi işte böyle bir yerdi; sadece ders görülen bir bina değil, insanı yoğuran, koruyan ve büyüten müstesna bir ekoldü.
​Bugün ise bu asırlık birikimi, kurum kültürünü ve mezun dayanışmasını kurumsallaştıran son derece kıymetli bir büyüğümüz var: Okulumuzun eski müdürlerinden Ayten Ekmekçi Öğretmenimiz... Ayten Hocamız, Ziya Gökalp Lisesi'nin zengin tarihi mirasını koruma ve gelecek nesillere aktarma misyonunu bir adım öteye taşıyarak Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi Yaşatma ve Koruma Derneği'nin kurucu kadrosunda yer almış ve Yönetim Kurulu Başkanlığını üstlenmiştir.
​Ayten Öğretmenimizin öncülüğünde kurulan bu resmi çatı; okulumuzun Türkiye'nin dört bir yanındaki ve yurt dışındaki binlerce mezununu yeniden buluştururken, lisenin özellikle "Anadolu Lisesi" statüsünü kazanmasında ve akademik imkânlarının güçlendirilmesinde doğrudan yönlendirici bir rol oynamıştır. Üstelik bununla da kalmayıp dernek bünyesinde ihtiyaç sahibi ve başarılı öğrencilere sağlanan burslarla eğitimde fırsat eşitliğini desteklemiş; okulumuzun tarihi arşiv kütüklerinden İl Millî Eğitim Müzesi çatısı altında toplanan tarihi materyallerine kadar tüm mirasına sahip çıkmıştır.
​Derneğimizin ve Ayten Hocamızın şimdiki en büyük hedefi ise; bu köklü mektep kültürünü canlı tutmak, mezunlarımızı tek bir çatı altında birleştirmek ve okulumuzu gelecekte nitelikli bir "Proje Okulu" yapacak o büyük dönüşümün zeminini hazırlamaktır.
​Ben de bu derneğin bir üyesi olmaktan büyük bir gurur duyuyorum. Buradan, bu okulun havasını solumuş tüm mezunlarımıza sesleniyorum: Okulumuza sahip çıkmak ve yarınlara güçlü bir miras bırakmak için mutlaka derneğimize üye olun. Önümüzde harika projeler ve unutulmayacak mezun buluşmaları var.
​Bizimki sadece lise yıllarına duyulan bir çocukluk özlemi değil; bizi biz yapan o değerlere, Ziya Gökalp'ten günümüze uzanan fikrî birikime, öğretmenlerimize ve lisemizin 130 yılı aşan şanlı tarihine duyduğumuz sarsılmaz bir vefa borcudur.