Diyarbakır Sur'un dar, bazalt döşeli sokaklarında yürürken adımlarınız sizi ister istemez Balıkçılar Başı'na çıkarır. Şehrin yerlisine dahi sorsanız burayı size tek bir isimle tarif eder. Oysa yapının asıl adı Şeyh Mutahhar Camii'dir. Kaynakların çoğuna göre 1500 yılında Akkoyunlu Kasım Bey tarafından yaptırılan bu eser, zamanla kendi gövdesinden öte, yanı başında yükselen o sıra dışı mimarinin ardında kalmış; halkın hafızasında doğrudan "Dört Ayaklı Minare" diye yer etmiştir.
Eskiden Hasırlı Mahallesi'nde oturan biri olarak evime giden yol hep bu minarenin önünden geçerdi. Yalan yok; havanın karardığı saatlerde o daracık sokaklara girmek ciddi cesaret isterdi. Sadece ben değil; Arapşeyh Mahallesi'ndekiler de, pazarın kurulduğu Kurşunlu Camii yakınındaki Pazar Sokağı sakinleri de o dönemde benimle aynı tekinsiz hisleri ve unutulmaz deneyimleri yaşamışlardır. Şehrin bilinen gaspçılarının, hırsızlarının gölgesinde adımlarımızı koştururcasına attığımız o tekinsiz sokakların, bugün cıvıl cıvıl bir kültür merkezine ve tarihî bir mirasa dönüşmesine tanıklık etmek gerçekten tarifsiz bir duygu.
Bu minare benim için sadece geçen yılların değil, muazzam bir mimari zekânın da simgesidir. Gövdesi camiden bağımsız, yekpare dört taş sütun üzerine oturtulmuş böyle bir yapı, İslam coğrafyasında ender rastlanan, en çarpıcı örneklerden biridir. Bizim buralarda "sütunların altından yedi kez geçenin dileği kabul olur" derler. İnsanın umuda sığınmasını anlıyorum ama burayı sadece bir dilek kapısı sayınca, asıl mucizeyi —yani insan aklının ve zanaatının zaferini— gözden kaçırıyoruz.
İşin aslı şu: Tonlarca ağırlıktaki o siyah bazalt kütle, beş yüz yıldır bu dört sütunun üzerinde duruyor. Minareyi ayakta tutan şey efsaneler değil; Akkoyunlu ustalarının taşı işleme becerisi ve yükü sütunlara ustalıkla dağıtan o mühendisliktir. Diyarbakır'ın sert bazaltı özenle işlenmiş, yukarı doğru zarifçe incelen o gövde kaba bir taş yığını olarak değil, hesaplı bir zihnin eseri olarak yükselir.
Dün korkuyla adımlarımızı hızlandırdığımız o sokaklarda bugün huzurla yürümek çok güzel. Ancak oradan geçerken kafayı kaldırıp beş asır önceki o taş işçiliğine ve akla bakabilmek çok daha büyük bir değer. Geçmişe ve mirasa gösterilecek gerçek saygı da sanırım efsanelerin ötesine geçip bu zekâyı anlamaktan geçiyor.