Cumhuriyet’in ilk yılları, yenilenen devlet düzeninin taşlarının yerine oturması kadar, Kürt illerinde yaşanan siyasi ve toplumsal çalkantılarla da hatırlanır. 1925’teki Şeyh Said isyanı—ki bu isyanın siyasi, tarihi ve toplumsal kaynakları itibarıyla bir Kürt isyanı olduğu artık saklanmayan bir gerçektir—bölgeyi yalnızca güvenlik yönünden değil, hukuki ve toplumsal açıdan da derinden etkilemiştir.

İsyan sonrası birçok kişi, yalnızca olaylara doğrudan katıldığı için değil; çatışma koşullarının yarattığı karmaşa, korku, zorunlu göçler ve sosyal çözülme nedeniyle de hukuken “kaçak” durumuna düşmüştü. Bu ortamda çıkarılan 14 Mayıs 1928 tarihli 1239 sayılı Kanun, her ne kadar teknik olarak “af” olmadığı ısrarla belirtilse de, Kürt illeri için özel bir durumun kabul edildiğini gösteren ilk hukuki adımlardan biri oldu.

1928’deki 1239 Sayılı Kanunun Ruhunu Yaratan Koşullar

Kanunun hazırlanış sürecinde Adalet Komisyonu’nun ifade ettiği temel amaç, olağan yasaların bölgede yaşanan olağandışı koşullara cevap veremediği tespitiydi. Komisyon, amaçlarının “suçları affetmek” olmadığını, fakat doğal olmayan olaylarla suçlu konuma düşen, ancak Cumhuriyet’e saygılı ve faydalı olabileceği düşünülen kişileri bir süre takipten muaf tutmak olduğunu belirtmişti.

Bu düzenleme, aslında devletin bölgedeki gerçekliği kabul ederek, sert hukuki yaklaşımı bir süreliğine yumuşatma ihtiyacından doğmuştu.

Kürt İllerinde Suçun Sosyolojisi: Çatışma, Yoksulluk ve Zorunluluk

1925-30 yılları yalnızca siyasi sarsıntılarla değil, aynı zamanda Kürt illerinde ağır ekonomik kayıplarla hatırlanır. Tarımın aksadığı, göçlerin yoğunlaştığı, işsizliğin arttığı bu yıllarda birçok kişi doğrudan siyasetle ilgisi olmayan adli suçlara sürüklendi. Bugün geriye bakıldığında bu tablo şaşırtıcı değildir; çünkü toplumsal düzenin çözüldüğü her yerde benzer sonuçlar doğar.

Üstelik bu durum yalnızca geçmişe ait değil. Aradan yaklaşık bir asır geçmesine rağmen Kürt illerinde adli suçların önemli bir kısmı hâlâ:

- ekonomik zorluklardan,

- sosyal baskılardan,

- çatışma dönemlerinin yarattığı travmalardan,

- devlet kurumlarına erişimdeki eşitsizliklerden

kaynaklanmaktadır.

Adaletin Eşit Dağıtılmaması: Kürt İllerinde Ağırlaştırılmış Cezalar ve “Kanaatle Ceza” Sorunu

Bugün birçok hukukçunun ve bölge halkının dile getirdiği ortak bir saptama vardır: Kürt illerinde cezalar, Türkiye’nin diğer bölgelerine kıyasla daha ağır veriliyor.

Özellikle güvenlik gerekçesi öne çıkarıldığında;

- delil yetersizliği,

- polisin kanaati,

- savcının yorumu,

- hakimin sübjektif değerlendirmesi

ceza için yeterli görülüyor.

Yani delilin yerine kanaatin geçtiği, adaletin temel ilkelerinden uzaklaşılmış bir uygulama ortaya çıkıyor. Kürt illerinde en çok eleştirilen yönlerden biri, “şüpheden sanık yararlanır” ilkesinin neredeyse fiilen işlememesi.

Bu tablo, 1928’deki özel düzenlemenin ruhunu oluşturan adaletsizliklerin farklı biçimlerde hâlâ sürdüğünü gösteriyor.

Mahkûmların Koşulları: Ceza Sadece Ceza Olarak Kalmıyor

Cezaevlerinde kalan hükümlülerin koşulları yıllardır bir başka tartışma başlığı. Kalabalık koğuşlar, sağlık hizmetlerine erişimde sorunlar, ağır disiplin uygulamaları, iletişim kısıtları ve psikolojik destek eksikliği, cezayı bir onarım sürecinden çok bir yıpratma mekanizmasına dönüştürüyor.

Özellikle Kürt illerindeki mahkûmların:

- sık sık uzak illere sevk edilmesi,

- ailelerinden kopmaları,

- görüş imkanlarının sınırlanması,

- dil sorunları nedeniyle iletişim güçlüğü yaşamaları

durumu daha da ağırlaştırıyor.

Ceza hukukunun temel ilkesi olan “cezanın insan onuruna uygun olması” anlayışı, bu uygulamalarla büyük ölçüde zedeleniyor.

Mağdurlar ve Devletin Sorumluluğu

Elbette her suçun bir mağduru var ve mağdurların adalet talebi yok sayılamaz. Ancak Kürt illerindeki birçok suçun ortaya çıkışında çatışma ortamının, yoksulluğun ve devletin uzun yıllar süren güvenlik politikalarının dolaylı etkisi olduğu gerçeği de görülmek zorunda.

Bu nedenle onarıcı adalet çerçevesinde şu adımlar kaçınılmaz görünmektedir:

- Mağdur ailelerine devlet tarafından tazminat mekanizmalarının geliştirilmesi,

- Uzlaşma süreçlerinin güçlendirilmesi,

- Cinayet gibi ağır suçlar hariç olmak üzere adli olaylarda toplumsal barışı önceleyen modellerin uygulanması,

- Devletin geçmiş dönemlerdeki sorumluluğunu kabul eden bir yaklaşımın geliştirilmesi.

Af ve İnfaz Düzenlemelerinde Yıllardır Süren Belirsizlik

Son yıllarda birçok kez gündeme gelen infaz düzenlemeleri, özellikle Kovid döneminde “çıkacak” umuduyla bekleyen mahkûmlar ve ailelerinde büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Sürekli ertelenen düzenlemeler, kapsam dışı bırakılan dosyalar ve işleme alınmayan talepler, insanların umudunu kırmaktan öteye geçmedi.

Bu durum, adalet mekanizmasının hem mağdurlar hem mahkûmlar nezdinde güven kaybetmesine yol açtı.

Neden Kapsamlı Bir Af ve İnfaz Reformu Gerekiyor?

Mevcut tablo artık küçük düzenlemelerle çözülecek bir mesele olmadığını açıkça gösteriyor. Kapsamlı bir af ve infaz reformu için öne çıkan gerekçeler şöyle özetlenebilir:

- Kürt illerinde adaletin eşit işlememesi, ağırlaştırılmış ceza pratiği.

- Delile dayanmayan, kanaat ve yorumla ceza verilebilmesi.

- Cezaevlerinin kapasite ve koşul sorunları.

- Sosyo-ekonomik nedenlerle işlenen suçların yüksekliği.

- Adli hatalar ve yeniden yargılama taleplerinin karşılanmaması.

- Mahkûmların insan onuruna aykırı koşullarda tutulması.

- 1928’deki 1239 sayılı kanunun ruhunun bugün hâlâ geçerli olması.

Bütün bu gerekçeler, hem Kürt illerinde hem Türkiye genelinde adalet mekanizmasının yeniden düzenlenmesini zorunlu kılmaktadır.

1928’de çıkarılan 1239 sayılı Kanun, Kürt illerindeki olağanüstü koşulları göz önünde bulundurarak yapılmış özel bir düzenlemeydi. Bugün hâlâ benzer sorunlar farklı biçimlerde yaşanıyor. Adaletin eşit dağıtılmadığı, kanaatlerin delilin önüne geçtiği, mahkûmların insan onuruna uygun koşullarda tutulmadığı bir sistemin toplumsal barış üretmesi mümkün değildir.

Bu nedenle kapsamlı bir af yasası, güçlü bir infaz reformu ve onarıcı adalet mekanizmaları artık ertelenemez bir ihtiyaç hâline gelmiştir. Cumhuriyet’in yüz yılı aşkın tecrübesi, bölgenin tarihsel hafızası ve toplumun barış beklentisi, böyle bir düzenlemenin önünü açmaya yeterlidir.