Türkiye, 1984’ten bu yana yaşadığı çatışmaların ağır bedelini hem insan kayıplarıyla hem de ekonomik olarak ödedi. 40 bini aşkın can kaybı ve trilyon doları bulan ekonomik maliyet, ülkenin demokratikleşme ve toplumsal barış yolunda nasıl bir yük taşımak zorunda kaldığını açıkça gösteriyor. Bu nedenle 2013-2015 yılları arasında başlatılan ve kamuoyunda “çözüm süreci” ya da “Kürt açılımı” olarak bilinen girişim, Türkiye'nin en önemli tarihsel kırılma noktalarından biriydi.
Bu süreç, AK Parti hükümetinin “milli birlik ve kardeşlik” vizyonu doğrultusunda atılmış ve Meclis’teki farklı siyasi partilerin katılımıyla kurulan komisyon tarafından yürütülmüştü. Amaç, hem PKK ile çatışmaların sonlandırılması hem de toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesiydi.
Sürecin en kritik eşiklerinden biri, Abdullah Öcalan’ın örgüte silah bırakma ve kendini feshetme çağrısıydı. Ardından atılması gereken adım, sürecin yasal altyapısının oluşturulmasıydı. TBMM’de kurulan Milli Dayanışma ve Kardeşlik Komisyonu, toplumun farklı kesimlerini dinleyerek uzun ve önemli bir çalışma yürüttü. 18. toplantıya başkanlık eden TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un koordinasyonundaki bu süreçte farklı fikirler, kaygılar ve beklentiler masaya yatırıldı.
Ortadoğu’nun Yangını ve Türkiye’nin Sınavı
Bugün Ortadoğu, özellikle Suriye ve Lübnan üzerinden yürüyen İsrail saldırganlığı nedeniyle büyük bir gerilim yaşıyor. “Böl, parçala, yönet” politikalarının yeniden sahaya sürüldüğü bir dönemdeyiz. Güney Suriye’deki işgal girişimleri bölgenin bütün dengelerini sarsarken, Türkiye açısından da ciddi riskler doğuruyor.
Ortadoğu’daki belirsizlik, Türkiye’nin kendi içinde güçlü bir birlik ve toplumsal dayanışma oluşturmasını zorunlu hale getiriyor. İçeride çözülmemiş bir sorun varken dışarıdan gelen baskılara karşı güçlü durmak mümkün değildir. Bu nedenle çözüm sürecinin yeniden gündeme gelmesi, aslında Türkiye’nin geleceği açısından bir zorunluluktur.
Komisyonun Çalışmaları ve Siyasi Tutumlar
Süreç kapsamında bakanlar ve MİT Başkanı İbrahim Kalın da komisyona davet edilerek bilgi verdi. Türkiye’nin toplumsal barışının güçlenmesi için yasal düzenlemelere ihtiyaç olduğu açık şekilde ifade edildi. Silahların susması, örgütün feshi, dağdan iniş ve topluma entegrasyon gibi başlıklar için yeni bir infaz yasası ve kapsamlı bir yasal çerçeve hazırlanması bekleniyor.
Komisyon, her siyasi partiden dört kişilik bir heyetin İmralı’da Abdullah Öcalan’la görüşmesine yönelik karar alırken CHP bu karara karşı çıkmış, sürecin dışında kalmayı tercih etmiştir. Bu tutum, toplumda barışa mesafeli durduğu yönünde eleştirilere neden olmaktadır.
İYİ Parti ve Zafer Partisi ise milliyetçi reflekslerle sürece tamamen kapalı bir yaklaşım sergilemiş, barışa yönelik tüm adımlara karşı durmuştur. Güneydoğu’da toplumsal tabanı olmayan bu partilerin söylemleri, halk nezdinde “çözüm karşıtı” bir pozisyon olarak okunmaktadır.
Barışın En Büyük Yükünü Taşıyan Bölge
Unutulmamalı ki, çatışmaların en ağır bedelini Güneydoğu halkı ödedi. Ekonomik kayıplardan güvenlik sorunlarına, göçten sosyal travmalara kadar yaşanan tüm tahribatın izi hâlâ derindir. Bu nedenle barış talebi en çok bölgeden yükselmektedir.
Silahların tamamen susması, örgütün feshi ve topluma kazandırılmasına ilişkin hukuki düzenlemeler yapılmadan kalıcı bir barışın sağlanması mümkün değildir.
Birlik ve Kardeşliğin İnşası İçin Çağrı
Türkiye halkı olarak barış için atılacak adımların sonuna kadar destekçisi olmak zorundayız. Ortadoğu’nun her an alev alabilecek bir barut fıçısı olduğu bir dönemde iç barışı tesis etmek artık ertelenemez bir görevdir.
Buradan CHP’ye sesleniyorum: Toplumsal barışa, çözüme ve kardeşliğe katkı sunmayacaksanız Türkiye’nin geleceğine dair siyasi katkınız da olmayacaktır. Kürt sorununun çözümüne mesafeli durmak, yalnızca çözümü ertelemek anlamına gelir. Bugün çözülmeyecekse ne zaman çözülecek? Bu ülkenin kardeşliği, birliği ve huzuru için tarih sizi sorumluluk almaya çağırıyor.
Türkiye artık demokrasi ve barışın konuşulduğu yeni bir dönemin kapısındadır. Bu kapıdan birlikte geçmek zorundayız. Çünkü başka Türkiye yok.