Muhabirimiz Ramazan Seykan'ın yönelttiği; "24 Temmuz sizin için ne ifade ediyor?", "Türkiye'de basın özgürlüğü hangi noktada?", "Gazeteciler hangi sorunlarla karşılaşıyor?", "Sansür ve otosansür arttı mı?" ve "Diyarbakır'da gazetecilik yapmanın zorlukları nelerdir?" sorularına verilen yanıtlar, mesleğin karşı karşıya olduğu tabloyu farklı yönleriyle ortaya koydu.
Röportajlara katılan gazeteciler ve meslek örgütü temsilcileri farklı değerlendirmelerde bulunsa da ortak nokta; basın özgürlüğünün yalnızca gazetecilerin değil, toplumun doğru bilgiye ulaşma hakkının da temel güvencesi olduğu yönündeydi. Açıklamalarda ekonomik sıkıntılar, hukuki süreçler, sansür, otosansür, dijital dönüşümün etkileri ve yerel medyanın yaşadığı sorunlar ön plana çıktı.
Başkan Bozarslan: "24 Temmuz yalnızca bir kutlama günü değil"
Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Felat Bozarslan, 24 Temmuz'un tarihsel olarak sansürün kaldırıldığı gün olmasına rağmen bugün hâlâ basın özgürlüğü mücadelesinin devam ettiğini söyledi. Türkiye'nin uluslararası basın özgürlüğü sıralamalarında gerilediğini ifade eden Bozarslan şu ifadelere yer verdi:
24 Temmuz tabi Türkiye'de basında sansürün kaldırıldığı 1908 yılına ithafen Basın Özgürlüğü ile Mücadele Günü olarak belirlenmiş sonrada basın bayramı olarak kutlanmaya başlamış. Ancak bugünkü şartlara baktığımızda sansürün devam ettiğini basın özgürlüğü üzerindeki sıkıntıların devam ettiğini net bir şekilde görebiliyoruz. Gazeteciler yazdıkları haberlerden, attıkları tweetlerden gözaltına alınabiliyor ki yakın zamanda Ankara'da bir meslektaşımız gözaltına alınıp daha sonra serbest bırakıldı. Bu tabi Türkiye demokrasisi için büyük bir ayıptır. Ve biz bunu Türkiyedeki Demokrasiye Türkiye'nin demokratik değerlerine olgunluğuna yakıştıramadığımızı belirtmek istiyoruz. Türkiye basın özgürlüğü endeksinde her geçen yıl biraz daha geriye düşüyor buda bizi üzmektedir. Türkiye demokrasisi adına kabul edilemez bir durum olarak bunu görüyoruz. Basın özgürlüğü bugün maalesef Türkiye'de geçmiş yıllara göre 90'lı yıllara göre daha gerilerde bir durumda. Evet bölgemiz genelinde çözüm süreciyle birlikte bir rahatlama söz konusu gazeteciler üzerindeki baskı anlamında bir rahatlama söz konusu ama bu Türkiye'nin her bir yanında aynı değil elbette. Tabiki Türkiye'nin dört bir yanında gazetecilere yönelik davalar, soruşturmalar, cezalandırmalar devam ediyor. Biz bugüne yakışmayan Türkiye demokrasisine yakışmayan bir durum olarak görüyoruz.
Gazetecilik mesleğini icra ederken ciddi anlamda tabi zorluklar yaşıyoruz. Birincisi sosyal medyada dezenformasyon ve yanlış bilgiler bunun en önemli örneklerinden biri. İkinci örnek gazetecilerin yaşam ve çalışma şartları çok zor. Bugün Türkiye'nin bence en yıpratıcı işlerinden birini yapan gazeteciler sosyal haklarından yoksunlar, çoğu gazeteci Türkiye'de özellikle yerel medyada çalışanlar asgari ücret seviyesinde yada asgari ücretin altında çalışıp hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Tabiki sürdürülebilir bir durum değil. Basın ilan kurumundan gelen reklam gelirlerinin azlığı, gazete satışlarının olmaması ve yerel basın içinde bulunduğu ekonomik dar boğan maalesef bu mesleği yavaş yavaş bitirme noktasına getiriyor. Gazeteciler adına gazetecilerin sosyal ve yaşam şartlarının bir an önce düzeltilmesi, iyi bir seviyeye çekilmesi Türkiye'deki gazeteciliğin geleceği için de çok önemlidir. Çünkü bugün baktığımız zaman üniversitelerde iyi bir bölümü kazanamayan insanların çoğunlukla tercih ettiği yerlerin başında iletişim fakülteleri geliyor. Bu da mesleğimizdeki niteliksizliği artırıyor. Çünkü üniversitelerin fakültelerinde de ciddi anlamda ders verilmiyor, ciddi anlamda pratik gösterilmiyor. Okuldan çıkan arkadaşlarımız gazetecilikten bir haber bir şekilde mesleğe başlıyor. Bu mesleğimizin geleceği içinde ciddi bir risktir.
Basın üzerindeki baskılar gazeteciliği sansüre itiyor. Sansür beraberinde otosansür getiriyor. Nasıl getiriyor? Her bir gazeteci bugün yazdığı her bir satırı, her bir kelimeyi 40 defa düşünerek yazmak zorunda. Otomatikman bir otosansür yaratılıyor. Otosansür de basın özgürlüğü önündeki en büyük engeldir. Şu unutulmamalıdır ki basın özgür olmadıkça toplum gerçekleri öğrenemez. Toplum gerçekleri öğrenmedikçe de ciddi bir demokratik düzen oluşturulamaz. Bu Türkiye'nin en önemli, en büyük yaralarından biridir. Bir an önce gazetecilik üzerindeki baskıların kalkması. Ekonomik şartların düzeltilmesi gerekiyor. Sansür ve oto sansür konusundaki görüşümü az önce anlattım. Evet, arttı mı? Otosansür ciddi manada arttı. Çünkü bugün her birimiz sosyal medyada yazdığımız bir kelime için bile diyor. Dediğim gibi kırk kez düşünüp o şekilde yazmak zorunda hissediyoruz kendimizi. Çünkü hızlı bir şekilde yayılıyor. Sosyal medyada linç edilip bir anda hızlı bir şekilde de hakkınızda soruşturma açılması muhtemel bir durum bu. Bir bakıyorsunuz ki yazdığınız bir kelimeden dolayı kendinizi savcının karşısında ya da tutuklamaya sevk edilecek şekilde görebiliyorsunuz. Bugün hala Türkiye'de cezaevinde gazeteciler var. Sebebi de yazdıkları, yazdıkları haberlerdir, Gerçekleri yazmalarıdır.
En başta da dediğim gibi biz bunu Türkiye'nin basın özgürlüğüne, demokratik değerlerine sığdıramıyoruz, yakıştıramıyoruz. Diyarbakır'da gazetecilik yapmanın kendine göre elbetteki zorlukları vardır. Çünkü geçmiş 10 yılda, 15 yılda bunu net bir şekilde gördük. Meslektaşlarımız halen adliye koridorlarında yargılanıyorlar yaptıkları haberlerden dolayı. Aldıkları notlardan dolayı, haber kaynaklarıyla yaptıkları görüşmelerden dolayı böyle bir durum gelişti. Tabi sahada gazetecilik her zaman zordur. Zorlukları da devam ediyor. Bunu biz bölgede de Diyarbakır'da da net bir şekilde görebiliyoruz. Ancak burada bahsettiğim gibi çözüm sürecinden beri basın özgürlüğü anlamda, gazetecilerin sahada çalışması anlamında bir rahatlama, bir rahatlama söz konusu. Bunun bütün Türkiye genelinde de olmasını umut ediyoruz ve bu rahatlamanın devam etmesini umut ediyoruz. Tabi ki gazetecilik her zaman Türkiye'de ve dünyada yapılan en önemli, en hassas, en kritik mesleklerden görevlerden biridir. Çünkü kamuoyunu, toplumu aydınlatıyoruz. Baskı altında gazetecilik kamuoyuna gerçek bilgiyi iletemez, gerçek bilgiyi veremez. Bu da Türkiye'nin demokrasisine vurulmuş vurulabilecek en büyük darbedir.

Başkan Akın: "Toplumun doğru bilgi alma hakkı korunmalı"
Türkiye Haber Kameramanları Derneği Başkanı Zihni Oğuz Akın ise basın özgürlüğünün yalnızca gazetecilerin değil toplumun ortak değeri olduğunu belirterek, haber kameramanlarının yangınlardan afet bölgelerine kadar birçok riskli alanda görev yaptığını söyledi. Akın ise şu ifadelere yer verdi:
24 Temmuz, Türk basın tarihinde sansürün kaldırılışını simgeleyen önemli bir dönüm noktasıdır. Ancak bu tarih, yalnızca geçmişi anmak için değil; basın özgürlüğünün, doğru habere erişim hakkının ve gazeteciliğin evrensel ilkelerinin her gün korunması gerektiğini hatırlatan anlamlı bir gündür.
Bizler için basın özgürlüğü; gazetecilerin görevlerini hukuk içinde, baskıdan ve dezenformasyondan uzak, güvenli koşullarda ve kamu yararını gözeterek yerine getirebilmesidir.
Basın özgürlüğü, yalnızca gazetecilerin değil, toplumun doğru ve güvenilir bilgiye ulaşma hakkının da temel güvencesidir. Bu nedenle basın özgürlüğünün güçlenmesi, demokratik toplum düzeninin de en önemli dinamiklerindendir.
Türkiye'de medya alanı son yıllarda teknolojik dönüşümün, dijitalleşmenin ve sosyal medyanın etkisiyle önemli değişimler yaşamaktadır. Bununla birlikte, gazetecilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi, haber üretim süreçlerinde çoğulculuğun güçlendirilmesi ve mesleki bağımsızlığın desteklenmesi yönündeki beklentilerimiz doğal olarak devam etmektedir.
Haber kameramanları başta olmak üzere diğer tüm gazeteciler çoğu zaman afet bölgelerinde, yangınlarda, savaş ve kriz alanlarında, toplumsal olaylarda ve zorlu coğrafi şartlarda görev yapmaktadır. Fiziksel risklerin yanı sıra ekonomik koşullar, yoğun çalışma temposu, dijital dönüşümün getirdiği düşük maaş, rekabet ve zaman baskısı da mesleğin önemli zorlukları arasında yer almaktadır.
Buna rağmen haber kameramanları ve gazeteciler, kamuoyunu doğru bilgilendirme sorumluluğuyla görevlerini büyük bir özveriyle sürdürmektedir.
Gazetecilik, farklı görüşlerin özgürce ifade edilebildiği ve kamuoyunun doğru bilgiye ulaşabildiği bir ortamda daha güçlü şekilde gelişir.
Basının görevini sağlıklı biçimde yerine getirebilmesi için ifade özgürlüğünün, hukukun üstünlüğünün ve mesleki güvencelerin güçlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.
Basın özgürlüğü, yalnızca biz basın mensuplarının değil her toplum katmanından ve siyasi görüşten insanın da özgürlüğüdür. Netice olarak bizler çektiğimiz haber görüntülerini, fotoğrafları ve haberleri kendimiz için değil toplum için yapıyoruz.
Gazetecilikte en önemli ilke; doğruluk, tarafsızlık, etik kurallar ve kamu yararıdır. Bununla birlikte, ekonomik kaygılar, çalışma koşulları, dijital medya baskısı ve çeşitli toplumsal faktörler zaman zaman gazetecilerin haber üretim süreçlerini etkileyebilmektedir.
Otosansür tartışmaları da bu çerçevede değerlendirilmesi gereken önemli bir konudur. Gazetecilerin yalnızca mesleki etik ilkeler doğrultusunda hareket edebildiği, herkese özgürce soru sorabildiği ve haber yapabildiği bir ortamın güçlenmesi, hem mesleğin saygınlığı hem de toplumun doğru bilgiye ulaşması açısından büyük önem taşımaktadır.
Türkiye Haber Kameramanları Derneği olarak; görevini büyük fedakârlıklarla yerine getiren tüm basın emekçilerinin 24 Temmuz Basın Özgürlüğü İçin Mücadele Günü'nü kutluyor, haber peşinde yaşamını yitiren gazetecileri ve kameramanları rahmetle anıyoruz.
Özgür, sorumlu, etik değerlere bağlı ve güvenli çalışma koşullarına sahip bir medya ortamının; güçlü bir toplumun ve sağlıklı bir demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından biri olduğuna inanıyoruz.
Kaçar: "Diyarbakır gazeteciliğin en zor yapıldığı şehirlerden biri"
Sabah Gazetesi Bölge Müdürü Hüseyin Kaçar ise Diyarbakır'ın siyasi ve stratejik konumu nedeniyle gazetecilik açısından Türkiye'nin en hassas kentlerinden biri olduğunu belirtti. Buna rağmen son yıllarda bilgiye ulaşmanın geçmişe göre daha kolay hale geldiğini ifade eden Kaçar ifadelerini şöyle sürdürdü:
24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte İstanbul’daki gazeteler, otuz yıldır süren istibdat döneminin sansür memurlarını içeri almayıp yazıları göstermeden bastı. Bu olay, basının ilk özgür adımı olarak tarihe geçti ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin 1948’de aldığı kararla Basın Bayramı olarak kutlanmaya başlandı. Bugün basın özgürlüğünün simgesi olan bu tarih, gazetecilerin halkı bilgilendirme ve demokrasiyi koruma görevini hatırlatır. Bağımsız basın toplumun aydınlanmasında vazgeçilmez bir güçtür. Güneydoğu’da 30 yıldır mesleğimi yapıyorum. Bu zaman içerisinde, mesleğimizi yaparken, yaşadığımızı zorluklara rağmen görevimizi yapmaya çalıştık. Halkın doğru haber almasına özen gösterip, zorluklarla da mücadele etmeyi ilke halinde getirmeye özen gösterdik. Bulunduğu stratejik konumu nedeniyle Diyarbakır, aynı zamanda politik bir şehir olmasından dolayı da Türkiye’de gazeteciliğin en zor yapıldığı kentlerin başında yer alıyor. 90’lı yıllara göre Diyarbakır özelinde bölgemizde şuan gazetecilik mesleğinin daha özgür ve bağımsız bir şekilde yapıldığı düşüncesindeyim. Halen bir takım zorluklar yaşansa da, bilgiye ulaşmanın eskiye oranla daha kolay bir duruma geldiğine inanıyorum. Sadece yerli ulusal kanallar değil, farklı dillerde de yayınlar yapan kanallar, internet siteleri ve gazetelerin bölgede faaliyet yürütmesi ve temsilcilerinin olması medyanın geldiği yeri gösteren en önemli örneklerden biri olduğu düşüncesindeyim.

Çakan: 'Gazetecilik zor bir meslek, Mücadele devam ediyor'
24 TV Diyarbakır Bölge Temsilcisi Şeyhmus Çakan da Diyarbakır'da yapılan haberlerin yalnızca yerel değil, ulusal ve zaman zaman uluslararası gündemi de etkileyebildiğini belirterek, bu durumun gazetecilerin sorumluluğunu artırırken üzerlerindeki baskıyı da artırdığını ifade etti.
Çakan ifadelerini şöyle sürdürdü:
24 Temmuz, gazeteciler açısından yalnızca takvimde yer alan sembolik bir gün değildir. Basın özgürlüğü için mücadeleyi, halkın haber alma hakkını ve gazeteciliğin temel sorumluluğunu hatırlatan önemli bir gündür. Çünkü özgür basın, yalnızca gazetecilerin değil, toplumun tamamının meselesidir.
Gazetecinin görevi; olup biteni görünür kılmak, sorulması gereken soruları sormak ve kamu adına denetim görevini yerine getirmektir. Bu nedenle basın özgürlüğü, demokrasinin vazgeçilmez koşuludur.
Özellikle yerel gazeteciler açısından ekonomik koşullar, mesleğin sürdürülebilirliğini ciddi biçimde etkiliyor. Birçok gazeteci, düşük ücretler ve güvencesiz çalışma koşulları altında mesleğini sürdürmeye çalışıyor. Buna rağmen gazeteciler, çoğu zaman büyük bir özveriyle kamuoyunun haber alma hakkı için çalışıyor.
Gazetecilikte en temel zorluklardan biri de haberin kendisinden çok, haberin nasıl karşılanacağına ilişkin kaygıların artmasıdır.
Bir gazeteci yalnızca haber yaptığı için tehdit edilebileceğini veya hedef gösterilebileceğini düşünüyorsa, bu durum mesleki kararlarını kaçınılmaz olarak etkileyebilir.
Diyarbakır'da gazetecilik yapmanın kendine özgü zorlukları var. Bölgenin siyasal, toplumsal ve ekonomik gerçeklikleri, gazetecilerin çalışma koşullarını doğrudan etkiliyor.
Diyarbakır, Türkiye'nin en önemli gündem merkezlerinden biri. Burada yapılan her haber yalnızca yerel ölçekte kalmayabiliyor; ülke gündemini ve zaman zaman uluslararası kamuoyunu da etkileyebiliyor. Bu durum, kentte gazetecilik yapanların sorumluluğunu artırırken, üzerlerindeki baskıyı da artırabiliyor.
Bölgedeki gelişmeleri aktarırken gazeteciler çoğu zaman farklı toplumsal kesimlerin beklentileri, siyasi hassasiyetler ve güvenlik kaygıları arasında çalışmak zorunda kalıyor. Buna bir de haber kaynaklarına erişim sorunları, hukuki baskılar ve ekonomik zorluklar eklendiğinde gazetecilik yapmak daha da zorlaşıyor.
Ancak tüm bu zorluklara rağmen Diyarbakır'da gazetecilik büyük bir ihtiyaç. Çünkü burada yaşananların doğru, tarafsız ve kamu yararı gözetilerek aktarılması yalnızca bölge halkı için değil, Türkiye'nin tamamı için önemli.
Mücadele devam ediyor
24 Temmuz, bize basın özgürlüğünün kendiliğinden kazanılmış ve sonsuza kadar korunacak bir hak olmadığını hatırlatıyor. Basın özgürlüğü, her gün savunulması gereken bir değer.
Gazetecilik zor bir meslek. Ancak gazeteciliği zorlaştıran şey, gerçeğin kendisi değil; gerçeğin görünür olmasından rahatsız olan anlayışlardır.

Bozarslan: "Basın özgürlüğü sadece kâğıt üzerinde kalmamalı"
Uzun yıllardır bölgede görev yapan serbest gazeteci Mahmut Bozarslan da Türkiye'de basın özgürlüğünün büyük ölçüde kâğıt üzerinde kaldığını savundu. Gazetecilerin hukuki süreçler, basın kartı sorunları ve ekonomik sıkıntılarla karşı karşıya olduğunu belirten Bozarslan ise sözlerini şöyle sürdürdü:
24 Temmuz Basın Özgürlüğü ile Mücadele Günü olması hasabiyle aslında çok manidar bir gün herkesin buna sahip çıkması gerekiyor. Ancak bugünki şartlarda Türkiye'de içinde bulunduğumuz şartlarda bir önemi kalmadı. Çünkü Basın Özgürlüğü sadece kağıt üzerinde kaldı, kalmaya devam ediyor. Fiiliyatta Türkiye'de basın özgürlüğü yok. Türkiye'de tek sesli basın oluştu son 15-20 yıl içerisinde. Buda sadece bir kesimin sesinin duyulmasına yol açtı. Başka kesimin ve muhalefetin sesinin kısıldığı günlere geldik. Bununda anlamı şu, basın özgürlüğü diye bir kavram hayatımızda sadece kağıt üzerinde kaldı. Ama bu gündeki mücadele kelimesi benim için çok önemli, bunun için sadece biz gazeteciler değil herkesin mücadele etmesi lazım, sesini duyurmak isteyen herkesin ilk kapısını çaldığı kişiler gazeteciler oluyor. O nedenle bu mücadeleyi biz gazeteciler değil herkesin bu mücadeleyi vermesi gerekiyor. O nedenle benim için 24 Temmuz Basın Özgürlüğü için Mücadele Günü cümlesindeki mücadele kelimesi çok önemli ve gittikçede önem kazanıyor.
Az öncede belirttiğim gibi Türkiye'de basın özgürlüğü diye bir şey kalmadı. Yani Türkiye'deki bütün basını göz önüne alırsak yüzde 90'ı iktidar yada hükümet yanlısı geri kalan yüzde 10'u muhalefet yada iktidar gibi düşünmeyenlerin medyası ancak onlarında sesi yeterince çıkıyor mu? Bence çıkmıyor. Sesini biraz daha yükselten olursa doğrudan kendisini mahkemenin karşısında yada demir parmaklıkların arkasında buluyor. Bir kaç gün önce çıkartılan yalnış bilgiyi alanen yayma konulu yasa biz gazetecilerin ve basın özgürlüğünün üzerine demokrasinin kılıncı gibi sallanıyor. İktidar erkinin hoşuna gitmediği bir şey olduğunda hemen bu yasa devreye sokuluyor. Bu yasa ilk çıkarıldığı zaman gazeteciler için çıkarılmadığı söylendi. Ancak en büyük mağduru gazeteciler oldu, ilk önce gazetecilere uygulandı. Hatta bildiğim kadarıyla en fazlada bundan gazeteciler müzdarip oldu. Başka kesimlerde zarar gördü ancak en fazla gazeteciler zarar gördü.
Bir kere hangi zorluklarla karşılaşıyoruz. Benim örneğin basın kartım yok, basın kartım iptal edildi ve yenisi verilmedi verilmiyor. Basın İletişim Başkanlığı kendi koyduğu kurallara uygun başvurumu yapmama rağmen vermiyor. Mesela bu birinci zorluk, ikinci zorluk ise serbest gazeteci olarak çalışırsanız resmi kaynaklara ulaşımınız oldukça güç. Bir başka zorluk eğer yazdığınız haberlerden dolayı yada yazdığınız haberler birilerinin hoşuna gitmezse anında şikayetçi olabiliyorlar. Mesela benim sosyal medya hesabım bir kaç ay önce bir paylaşım nedeniyle kapatıldı. Paylaşım birilerinin hoşuna gitmemiş mahkemeye başvurmuş ve mahkemede hemen kapatma kararı vermiş. Eski yıllarda sahada çalışırken fiziki zorluklarla karşılaşıyorduk. Ancak çatışmalı ortamın kalmaması nedeniyle bu fiziki zorluklar fiziki engellemeler yerini hukuki zorluklar ve hukuki engellemelere bıraktı.
Sansur Türkiye'de alabildiğine var ve sistem öyle bir şekilde işlediki sansürün yerini otosansür aldı ve insanlar kendi kendini sansür edecek duruma geldi. Tabiki bu bütün gazeteciler için geçerli değil. Ama bir kısmı artık kendini sansür edecek duruma geldi. Çalıştığı kurumda hangi haberin kullanabildiğini bildiği için ona göre davranıyor. Ama bu otosansür ve sansürle mücadele eden ve buna uymayan bir çok meslektaşımız var. Bu anlamdaki mücadelelerini sürdürüyorlar.
Diyarbakır'da gazetecilik yapmanın kendine has zorlukları var tabiki. Yerelde olman, merkezden uzak olman nedeniyle engellemeler dahil önceki yıllarda fiziki engellemeler son yıllarda kalmadı ama yinede oluyor zaman zaman kulağımıza geliyor ancak eskisi gibi çok fazla kalmadı ama uzakta merkezden uzakta olduğun için burada daha fazla hukuki engellemeler ile daha fazla muhattap oluyorsun. Buradaki gazetecilerin, sadece Diyarbakır değil bölgedeki bütün gazetecilerin başına bir şey geldiği zaman bana göre yeterli tepki gösterilmiyor veya gösterilen tepkilerin karşılığı çok fazla olmuyor. Çok fazla olmayıncada bunun ceremesini o gazeteci arkadaşlar çekiyor. Burada gazeteciler batıdaki meslektaşlarına göre daha çok baskı altında kalabiliyor ve baskılarla daha çok yüzleşebiliyorlar. Çünkü yereldeler çünkü gazetecinin başına bir şey geldiği zaman gösterilecek tepki çok fazla olmuyor.
Burada gazetecilik yapmanın ekonomik anlamdada zorlukları var yani burada az maaşla çoğu arkadaşımız çalıştırılıyor. Malut hayat pahallılığı gittikçe artıyor ama arkadaşlarımızın aldığı maaşlar hayat pahallılığıyla karşılaştırıldığı zaman çok küçük kalıyor. Arkadaşlarımızın yaptığı işle aldığı maaş arasında dağlar kadar fark var diyebiliriz. Yereldeki arkadaşlarımız son yıllarda daha fazla ekonomik zorluklar yaşıyor diyebilirim.
Kaplan: "Gazetecilik eski itibarını kaybetti"
Kürdistan TV Bölge Temsilcisi Sevda Kaplan ise Türkiye'de basın özgürlüğünün tarih boyunca farklı dönemlerde çeşitli baskılarla karşı karşıya kaldığını belirtti. Gazetecilerin zaman zaman davalar, gözaltılar, tutuklamalar ve ekonomik baskılar nedeniyle mesleklerini özgürce yapamadıklarını ifade eden Kaplan ise şu ifadelere yer verdi:
Halkımıza doğru haber alma imkânı sağlayan ve düşüncelerini , fikirlerini ve önerilerini başkaları ile paylaşmasına aracı olan basın kuruluşları, önemli bir toplumsal görev üstlenmişlerdir. Ancak bu görevin yerine getirilebilmesin de çok ciddi zorluklarla karşılaşmaktadırlar. Basın günün gerçekten özüne uygun bu haber alma hakkının özgürce mücadele ile yürütüldüğünü söyleyemeyiz.
Bana göre Medya yasakları, Türkiye'nin tarihsel süreçleriyle paralel olarak değişiklik göstermiştir. Askeri darbe öncesi ve sonrası, yönetim değişiklikleri vs. Türkıyede basın özgürce işini icraa edememektedir. Özgür basın kavramı sadece kalıplarda kalmıştır. Çünkü bu ülkede gazetecilere yönelik davalar, tutuklanmalar olmuştur. Basın kartı iptalleri yaşanmış ve halen yaşanmaktadır. Bir güç size sıyasi taraf olmayı zorlamıştır.. Bunu ya medya patronları yapıyor yada değişen siyasi hükümetler. Her kes kendi düzenini kurup basına yön verip yönetmek istiyor. Bazen kör bazen sağır olmanız size dayatılıyor. Kimse halkın doğru habere ulaşmasını kendine dert edinmiyor. Çıkarlar doğrultusunda basın sillah olarak görülüyor. Buda gazetecinin özgür haber yapma hakkını elinden almış oluyor .
Bir kere haber yapacağınız konu öne çıkıyor. Her kesime ulaşmak zorlaşmış. Hukümet yanlısı bir medya kuruluşundaysanız Muhalif bir sıyasetçiyle görüşemezsiniz muhalifseniz hukümet yetkilileriyle görüşmek zorlaşır. Bu döngü her dönem değişiyor.
Gazetecilik mesleği eski itibaarını kaybetti maalesef.Türkiye'deki medya yasakları, ulusal düzeyde olduğu kadar, uluslararası arenada da eleştirilen bir konu haline geldi.yasaklar, sadece basın organlarının yayınlarını etkilemekle kalmadı, gazetecileri de etkiler hale geldi. Yasaklar , gözaltılar, tutuklanmalar ve mafyanın saldığı korku mesleği kısır bir döngü içerisinde kalıplaşmış cümlelerle sınırladı.
Sansür ve otosansürü maalesefki şartların etkisiyle gazeteci kendisi kendine yapmaya başladı.Basın özgürlüğü, temelde düşünce ve ifade özgürlüğüne dayanır. Ancak kişiler, düşüncelerini ifade ederken endişe duyuyorlarsa, özgürce haberleşemiyorlarsa, Hapis varsa otosansür olayı gazeteciler arasında bir virüs gibi yayılıyor. Özgürlük mücadelesi azalıyor.
Diyarbakırda gazeteciyseniz başlı başına bir sorun. Bir sıfır geriden geliyorsunuz. Savaş muhabirliğini bilmeniz gerekiyor. Coğrafik konumu itibariyle siz ortadoğudasınız ve kaosun merkezinde gazetecilik yapıyorsunuz demektir. Her taraftan engellerle karşılaşma olasılığınız yüksek. Masa başı gazetecisi değilsiniz olayların tam içindesiniz . Arkanızı kollamak zorundasınız çünkü siz halkı temsil ediyorsunuz onun gözü kullağı olmak zorundasınız doğru habere ulaşacağı tek adres sizsiniz. Sabırlı ve cesaretli olmalısınız yoksa bu işi yapamazsınız

Eren: "Hakikatin peşinde olmak giderek zorlaşıyor"
TV8 Bölge Temsilcisi Sıddık Eren ise basının tarih boyunca güç odaklarının etkisi altında kalmaya çalışıldığını belirterek, günümüzde yalnızca devlet değil farklı güç merkezlerinin de bilgi akışını yönlendirmek istediğini ifade etti. Eren ise şu sözleri söyledi:
Basının toplumu bilgilendirirken aynı zamanda topluma ve toplumsal hareketlere de etki etmesi nedeniyle, her zaman gücü elinde bulunduranlar için de önemli görülüyor. Yani sermaye ve nüfuz sahipleri gücünü pekiştirmek, bilgilerin kendi kendi çıkarlarına göre yaygınlaşmasını sağlamak için medya araçları ve basın çok onemli bir noktada. Şimdi bunları nasıl bir alanda çalıştığımızı ifade etmek, basın neden sürekli baskı altindadiri anlatmak ve hatırlatma amaçlı tekrar ediyorum .
Böylesi etkisi olan ve güç odaklarının yönlendirmek istediği bir alanda özgür ve üzgün kalabilmek gerçekten çok zor. Dünyadaki en değerli şey bilgidir ve basın mensupları da bilgilendirme yapar ama işte saydığımız nedenler maalesef mesleğin ciddi şekilde aşınmasına neden oldu oluyor. Basın özgürlüğü mücadelesi de bu yüzden önemli. Bugün basın özgürlüğü nasıl sağlanır? Aslında herkesin cevabını aradığı bir soru.
Çünkü eskiden baskı sadece devlet eliyle oluyordu. Şimdi o zaten artmış, her güç merkezi de bilgiye kendi dogrusuyla şekil vermeye çalışıyor.
O yüzden bir yerden sonra basın her zaman güç odaklarının hedefi ve bu kadar baskı altında hakikati ulaştırmak ve yaygınlaştırmak çok zor hale geldi.
Çünkü burada hakikati aktarmak, hakikatin peşinde gitmek hayatına da mal olabiliyor. Yani bir hakikat bir güç odağını gucendiriyorsa direk gazeteci ya da basın organı düşman hukukuyla hedef alınabiliyor. Bunların çatışmalı süreçlerde onlarca örneği var.
O yüzden genel anlamada basın hizmeti ve gazetecilik de sürekli gücü elinde bulunduranlarin baskısı altında sürdürülebiliyor. Bunun doğru bir şekilde yapılması çalışmalari var ama açıkçası zayıf kalıyor o çabalar. Prensip ve degerlerin anlamını yitirdiği dönemlerde basın da nasibini alıyor.
Adar: "En büyük tehlike otosansür"
Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti Başkan Yardımcısı ve DW Türkçe Muhabiri Hozan Adar ise bugün gazetecilerin haber yaparken yalnızca haberin doğruluğunu değil, haber sonrasında yaşayabilecekleri hukuki ve ekonomik sonuçları da hesaplamak zorunda kaldığını söyledi. Doğrudan sansür kadar otosansürün de gazetecilik açısından önemli bir sorun haline geldiğini belirten Adar:
24 Temmuz, Türkiye’de sansürün kaldırılışının yıl dönümü olarak kutlanıyor. Ancak bugün geldiğimiz noktada bu günü kutlamaktan çok, basın özgürlüğü için neden hala mücadele etmek zorunda olduğumuzu sorguluyoruz. Benim için 24 Temmuz, gazetecilerin yalnızca haber üretme hakkını değil, toplumun gerçekleri öğrenme hakkını savunma günüdür. Çünkü basın özgürlüğü yoksa, demokrasiden ve şeffaflıktan söz etmek de mümkün değildir.
Gazeteciler haberleri nedeniyle yargılanabiliyor, gözaltına alınabiliyor, ekonomik baskılarla karşı karşıya kalabiliyor ya da çalıştıkları kurumlar üzerinde çeşitli baskılar kurulabiliyor. Eleştirel gazetecilik giderek daha maliyetli hale gelirken, bazı kesimleri rahatsız etmeyen haberciliğin önünün daha açık olduğu bir tablo ortaya çıkıyor. Bu durum, toplumun haber alma hakkını doğrudan zedeliyor.
Bugün gazetecilik yaparken en büyük sorunlardan biri, haberin doğruluğunu araştırmaktan çok haberin sonuçlarını hesaplamak zorunda bırakılmaktır. Bir haber nedeniyle soruşturma açılma ihtimali, erişim engelleri, resmi kurumların bilgi vermemesi ve ekonomik güvencesizlik gazetecilerin günlük gerçekliği haline geldi. Gazeteciler haber peşinde koşmaktan çok, mesleklerini nasıl sürdürebileceklerini düşünmek zorunda kalıyor.
Basın üzerindeki baskılar yalnızca gazetecileri değil, toplumun bilgi alma hakkını hedef alıyor. Gazeteciler susturulduğunda aslında kamuoyu susturulmuş oluyor. Eleştirel haberciliğin zayıfladığı bir ortamda yanlışlar görünmez hale geliyor, hesap verebilirlik ortadan kalkıyor ve toplum tek taraflı bilgiye mahkum ediliyor.
Bugün belki de en büyük tehlike doğrudan sansürden çok otosansürdür. Pek çok gazeteci işini kaybetme, dava açılması ya da başka yaptırımlarla karşılaşma endişesiyle bazı konulara hiç girmemeyi tercih edebiliyor. Bu durum, görünmeyen ama etkisi çok daha derin olan bir baskı mekanizması yaratıyor. Gazeteci korkuyla değil, kamu yararı ilkesiyle hareket edebilmelidir.
Diyarbakır’da gazetecilik yapmak, Türkiye’nin birçok yerine göre daha fazla sorumluluk ve risk taşıyor. Bölgedeki toplumsal ve siyasal gelişmeleri takip eden gazeteciler çoğu zaman hem güvenlik hem de hukuki baskılarla karşı karşıya kalabiliyor. Yerel gazeteciler çoğu zaman ulusal medyanın görmezden geldiği olayları kamuoyuna duyurmaya çalışırken yalnız bırakılıyor. Buna rağmen Diyarbakır’da gazetecilik yapmak, hakikatin peşinden gitme sorumluluğunu daha güçlü hissettiren bir meslek pratiğidir. Basın özgürlüğünün en çok ihtiyaç duyulduğu yerlerden biri de bu coğrafyadır.

Başkan Mehmetoğlu: "Basın özgürlüğü herkes için gereklidir"
Yerel Medya Derneği Başkanı Ferat Mehmetoğlu da basın özgürlüğünün yalnızca gazetecilerin değil tüm toplumun ifade ve haber alma özgürlüğü anlamına geldiğini belirtti. Baskının yalnızca siyasi iktidarlardan değil, farklı kesimlerden de gelebileceğini ifade eden Mehmetoğlu:
24 Temmuz Basın Özgürlüğü için Mücadele Günü aslında şunu ifade ediyor. Yani bütün medyada çalışan, müdyanın bütün alanında radyo, televizyon, gazetecilik, dijital yayıncılık, hatta sosyal medya haberciliği yapan insanların bütün çoğunluğunun el ele verip mesleği yüceltmesi gerektiğini düşünüyorum. El ele verip mesleği olan baskılara karşı bir duruş sergilemesi gerektiğini düşünüyorum.
Bu baskıların nereden geldiği önemli değil ister hükümet tarafından ister muhalefet tarafından, ister herhangi bir kurum tarafından, bir siyasi örgüt tarafından veya bir iş insanı, bir işletme tarafından gelirse gelsin meslek, ahlak ve etiğine uygun olarak o baskılara, o yolsuzluklara karşı direnç göstermek gerekir. Doyasıyla basın özgürlüğü sadece kişilerin çalışma alanıyla ilgili özgürlük değildir. Kişilerin fikir özgürlüğüdür. Gazetecilerin, meslekte bulunan herkesin fikir özgürlüğü, çalışma özgürlüğü, seyahat özgürlüğüdür, haber alma özgürlüğüdür. Bana göre 24 Temmuz basın özgürlüğü ve mücadele kısmı bunu andırıyor.
Bence Türkiye'de basın özgürlüğü çok gerilerde kalmış bir durumda. Ne yazık ki dünyadaki bütün bu konula ilgili araştırma yapan dernekler, uluslararası örgütler, basın özgürlüğünü savunan sivil toplum örgütleri ne yazık ki Türkiye ile ilgili kötü raporlar oluşturuyor. Bu kötü raporlar da bilinçli bir şekilde oluşan raporlar değil.
Yani olan bir olguyu yansıttıkları için eğer bugün Türkiye'de halen gazeteciler gözaltında, halen tutukluysa ve birçok gazeteci, birçok basın mesleğinde bulunan insan eğer bu mesleği sağlıklı bir şekilde yapamıyorsa bu da bu raporların aslında doğru olduğunu gösteriyor. Ki ben Yerel Medya Dernek Başkanı olarak özellikle Diyarbakır'da bölgemizde gazeteciliğin medya alanına faaliyet yürüten insanların çok ciddi baskılara, çok ciddi tehditlere maruz kaldığını defalarca şahit olmuş bir kişiyim. Özellikle 90'lı yıllardan günümüze Türkiye'de bu alanla ilgili yani medyaya çok ciddi baskıların olduğunu biliyoruz. Bu baskılar bazen ölüm tehditleri, bazen fiziki yaralamalar, bazen tehditlerle meydana gelmiş. Bazen de insan ahlak ve onuruna aykırı bir şekilde onların ekmeğiyle oylayarak yani işinden ederek ne yazık ki günümüze kadar gelmiştir ve devam ediyor. Bu konuda aslında kurumlardan ziyade hükümetin bir politika oluşturması gerekiyor.
Hükümetin aslınad bu tür baskılara izin vermemesi gerekiyor. Bu konuda elbette ki savcılar, hakimler, elbette ki İçişleri Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı'nın ciddi bir şekilde özveriyle sözcük anlamıyla sadece basın özgürlüğü demekle olmuyor o özgürlüğü sağlamakla mükelleftir ve ne yazıkki Türkiye'nin sicili bu konuda oldukça karanlıktır. Özellikle Uğur Mumcu'dan, Abdi İpekçi'den, günümüzde Musa Anter'den bir çok gazetecinin çok ciddi şekilde canından olduğu, göç etmek zorunda olduğu, yerini yurdunu terketmek zorunda kaldığının şahidiyiz.
Gazetecilik mesleğini icra ederken karşılaştığımız en büyük zorluklardan birisi sansür, engelleme, tehdit ve korku politikası. Bunu her alanla görebiliyoruz. Yani bunu hükümet kanadında görebiliyoruz.
Bunu iktidar olan partinin alt bileşenlerinde görebiliyoruz. Bunu muhalefet partisinin bileşenlerinde görebiliyoruz. Bunu herhangi bir il ve ilçede hatta bir köyde yani bırakın siyasi bir erkin muhtara kadar yansıdığını görüyoruz.
Bir iş insanında, bir iş kurumunda görebiliyoruz. Ne yazık ki medya alanında basın alanında çalışan bütün meslektaşlarımıza herkes ciddi oranla baskı uyguluyor, sansür uyguluyor, tehdit yapıyor ve bu ciddi anlamda bir sorun yaratıyor. En büyük etkiler de bana göre o insanların yerinden yurdundan edilmesi, işinden aşından edilmesi veya tehditlere boyun eğdirmek zorunda kalması.
Bu bazen valiler tarafından, bazen kaymakamlar tarafından, bazen iktidar partisinin il başkanlıkları tarafından, bazen muhalefet partilerinin milletvekilleri veya yöneticiler tarafından yapıldığını görmüşüz. Yani sadece iktidarın baskı uyguladığını, sansür uyguladığını söyleyemeyiz. Ne yazık ki Türkiye öyle kara bir listede ki, Türkiye öyle kaos bir ortamda ki, yani basın özgürlüğünü, savunucu luğunu iddia eden kurumlar, sivil toplum örgütleri bile ne yazık ki yeri geldiğinde medya mensuplarına, gazetecilere baskı uyguluyor ve onları sansüre zorluyor.
Sansür ve otosansür çok ciddi bir sorun. Sansür genelde hükümet tarafından, güç tarafından, bir bölgeyi idare eden güçler tarafından, bu vali, kaymakam, belediye başkanı, hatta bazen en küçük birim olan muhtarlık tarafından olduğu gibi bazı ekonomik güçleri elinde bulunduran iş adamlarının veya tüzel kişiliklerin de tarafından yapıldığını görmekteyiz. Ancak otosansür de Türkiye'de, İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de, özellikle Güneydoğu bölgesinde, özellikle Kürt illerinde otosansürün çok fazla işlediğini görüyoruz.
Neden? Nedeni de şu, çünkü otosansür uygulamayan gazeteci başına neler gelebileceğini çok kötü örneklerle gördüğü için yazan gazetecinin, konuşan muhabirin, konuşan sunucunun tutuklandığını, cezaevine girdiğini, yıllarca mahkemelerde süründüğünü, işinden, aşından olduğunu, ailesinden, çoluğundan, çocuğundan, sevdiklerinden olduğuna şahit olduğu için ne yazık ki otosansür çok ciddi bir şekilde bölgede devreye giriyor. İnsanlar soru sorması gerektiği zaman da soru sormaktan çekiniyor.
Adli mercilere başvurmaktan çekiniyor. Veyahut herhangi bir olayın görgü tanığı veya videosu veya ses kaydını veya fotoğrafını hemen servis edemiyor. Çünkü hemen servis ettiğinde ne yazık ki başına gelebilecek, her türlü saldırıya maruz kalabileceğini bildiği için kısmi olarak otosansüre gidiyor.
Diyarbakır'da gazetecilik yapmanın geçmişten günümüze çok ciddi zorlukları var. Batı'da, İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de, Bursa'da ve herhangi başka bir şehirde, kıyı kentinde buradaki gazetecilerin yaşadığı zorlukları yaşayamasınız. Bir kere en büyük sorun dil sorunu.
Burada gazeteci her iki dile hakim olmak zorunda. Kürtçeyi de, Türkçeyi de bilmek zorunda. Bu bir zorunluluk.
Bununla beraber muhatap olduğu kişilerle bu dili doğru kullanmak zorunda. Bazen kullandığı dille başına bela olabiliyor. Bazen çalıştığı mecranın dili başına bela olabiliyor.
Hükümet yanlısı gözükmek bazen başına bela olabiliyor. Hükümet karşıtı gözükmek başına bela olabiliyor. Diğer illere oranla Diyarbakır'da ve bölgede Kürt gazeteci olmanın dezavantajları çok fazla sayabileceğimiz konular arasındadır. Ancak şu bir gerçekki, emniyet güçlerinin de veya hükümeti devleti temsil eden yani jandarmasından istihbaratına, trafik polisinden herhangi bir memuriyetine kadar her kesin gazetecilere karşı art niyetle yaklaştığı hatta şiddete maruz bırakıldıklarını tehdit ettiklerine defalarca şahit olduğuumuz için Diyarbakır ve bölgemizde yapılan gazetecilik ve batıda yapılan gazetecilik arasında ciddi bir fark var. Ciddi sorunlar var, dolayısıyla buradaki gazeteciliğin istendiği seviyeye ulaşmamasının nedenlerinden biride budur.
Mikailoğulları: "Gazeteciler mücadeleden vazgeçmemeli"
Reuters Haber Ajansı Bölge Temsilcisi İsmet Mikailoğulları ise bağımsız medyanın demokratik toplumların vazgeçilmez unsurlarından biri olduğunu belirterek, gazetecilerin ekonomik sorunlar, resmi kurumlara bilgi erişimindeki güçlükler ve hukuki baskılar nedeniyle mesleklerini zor şartlarda sürdürdüğünü ifade etti.
Mikailoğulları:
Benim için, Özgür ve Bağımsız medyanın demokratik ülkelerin vazgeçilmez unsurlarından biri olduğu ve ne yazıkki yaşadığımız ülke veya coğrafyada bu ilkenin korunmasına yönelik hiç bir çaba sarf edilmemesidir. Bu doğrultuda basın meslek örgütleri ve çalışanları basın özgürlüğü için mücadeleden asla vaaz geçmemelidir.
Türkiye’de basın özgürlüğü yok denilecek kadar az olduğuna inanıyorum. Her ne kadar günümüzde azınlık bir kesim, otoriter güçlülerin yanında yer alarak medya kuruluşların özgür olduklarını iddia etsede bağımsız ve serbest çalışan gazeteciler için kötü şartların halen devam ettiğini söyleyebiliriz.
Mesleğimizi icra ederken yaşadığımız bazı temel sorunları kısa başlıklar halinde aktarmak isterim.
1- Medya ve Gazetecilik sektöründeki sorunlardan bir tanesi verdiğin emeğin karşılığını alamamandır. Ancak, mesleğimize olan bağlılığımız ve topluma olan borcumuz yaşadığımız ekonomik sorunları ikinci plana atmaktadır.
2- Yaşadığımız zorluklardan en önemlisi yapmak istediğimiz ancak açılacak davalardan kaynaklı yapamadığımız veya yumuşatmak zorunda kaldığımız siyasi ve toplumsal hassasiyetleri olan haberlerdir.
3- Teyid amaçlı Resmi kurum ve kuruluşlardan Bilgi edinme taleplerinin reddedilmesi veya gecikmesi.
4- Siyasi veya hükümet karşıtı haberlerde kaynakların ve vatandaşın fikrini açılacak davalardan kaynaklı özgürce beyan edememesi.
Gazeteciler, yaptıkları haberlerden kaynaklı açılacak dava dosyaları, para cezaları, otoriter güçler veya toplumsal gruplardan baskı hissedebiliyor. Bütün ihtimalleri dikkate alarak haber dili veya konu seçiminde daha temkinli kalmasında yarar olacağını düşünüyor ve vatandaşa doğru haber verme gereğini yerine getiremiyor.




