Yapılan açıklama da’’ Edip Aksoy Lice’ye bağlı Zenge (Dolunay) köyünde yaşıyordu. Askerler tarafından üç kez gözaltına alınmış ağır işkence görmüştü. Güvenlik güçlerinin köyü terk etmeleri yönündeki baskıları sonucunda Aksoy Ailesi 1993 yılında, Diyarbakır’a göç etmek zorunda kaldı.

31 yaşındaki Edip Aksoy, Diyarbakır’da tütün ticareti yaparak ailesinin geçimini sağlamaktaydı. 7 Haziran 1995 sabahında Melikahmet’teki dükkânına gitmek üzere evden ayrıldı.

Edip Aksoy, öğlene doğru tütün almak için Diyarbakır’a gelen köylüsü 23 yaşındaki Orhan Cingöz’le buluştu. Birlikte saat 12.00 civarında Diyarbakır Dağkapı’daki Yeşilçınar Çay Bahçesi’ne gittiler. Burada arkadaşları ile birlikte oturup sohbet ederken çay bahçesinin önünde Beyaz Toros marka bir araç durdu. Araçtan inen sivil giyimli, silahlı ve telsizli üç kişi yanlarına geldi. Kendilerini polis olarak tanıtan bu kişiler, Edip ve Orhan’ın kimliklerini aldıktan sonra 'İfadeniz var, karakola gideceğiz' diyerek götürdüler.

Onların gözaltına alındığını ve Beyaz Toros’la götürüldüğünü gören çok sayıda tanık olmasına rağmen, gözaltına alındıkları inkâr edildi. Ailelerinin ve İnsan Hakları Derneği’nin bugüne kadar ilgili kurumlara yaptığı tüm başvurular sonuçsuz bırakıldı. Edip Aksoy ve Orhan Cingöz’den bir daha haber alınamadı.

Olaydan 10 yıl sonra 2005 yılında JİTEM elemanı Abdulkadir Aygan’ın itirafları basına yansıdı. Aygan itiraflarının bir bölümünde Edip Aksoy ve Orhan Cingöz’ün JİTEM tarafından sorgulandığını, sorguladıktan sonra infaz edilerek Silopi yolu üzerinde bir dere kenarına gömdüklerini söyledi. Olay yerini detaylarıyla tarif etti.

Bunun üzerine İnsan Hakları Derneği olay yerinde incelemelerde bulundu. Topladığı bilgilerle 6 Temmuz 2005 tarihinde Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu. Savcılık, Aygan’ın söz ettiği yerde 28 Haziran 1995 tarihinde iki kişiye ait ceset bulunduğunu ve belediye aracılığıyla Kimsesizler Mezarlığı'na gömüldüğünü tespit etti. Aileler de soruşturma dosyasındaki ölü beden fotoğraflarının Edip ve Orhan’a ait olabileceklerini beyan etti.

Savcılık kararı ile açılan söz konusu mezardan dört kişiye ait kemikler çıktı. Alınan kemik örnekleri kimliklendirme çalışması için İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderildi. Ancak Adli Tıp Kurumu, yapılan DNA testi sonucunda kemiklerin Aksoy ve Cingöz aileleriyle eşleşmediğini açıkladı.

Kayıp Edip Aksoy’un kızı Beritan Aksoy Babasına yazdığı Mektup

Seni hiç görmedim. Ama etrafta hakikat adına gelişen ne varsa, seni anlattı bana. Hiç sana dokunamadım. Sesini duyamadım. Seninle vakit geçiremedim.

Ben daha kırk günlük bir bebekken yaşamın yarım bırakıldı. Bana senden geriye anlatılanlar kaldı. O günden sonra seni tanımanın tek yolu hikâyeler oldu. Hiç görmediğim yüzünü anlatılanlardan çizmeye, hiç duymadığım sesini anlatılanlardan tamamlamaya çalıştım.

Ben hep anlamın hisle buluştuğu yerde büyüdüm. Seni anlatan her söz biraz anlam, her suskunluk biraz his oldu. Seni tanımaya çalışmak, ateşe doğru kanat çırpan kelebeklerin hakikat arayışına benziyordu.

DOGÜNKAD'dan Rahmi Koç'un Sözlerine Tepki: "Kürt Kadınları Genellemelerle Anılamaz"
DOGÜNKAD'dan Rahmi Koç'un Sözlerine Tepki: "Kürt Kadınları Genellemelerle Anılamaz"
İçeriği Görüntüle

Önce adını öğrendim. Ateşin uzaktan görünen ışığını fark eden ilk kelebek gibi, insanların hafızasında yaşayan adını gördüm. Senden söz ederken gözlerinde beliren saygıyı gördüm. O zamanlar yalnızca ışığı tanıyordum.

Sonra yalnızca adını değil, yüreğini de tanımaya başladım. Ateşin yalnızca ışık değil, sıcaklık da verdiğini fark eden ikinci kelebek gibi, insanların acılarına duyarlı kalabilmenin ne demek olduğunu öğrendim. Karanlığa karşı yaktığın ateşin, senden sonra gelenleri de aydınlattığını gördüm. Böylece ışığın yanında sıcaklığını da hissettim.

Daha sonra seni anlatan hikâyelerin içinde acıyla karşılaştım. Ateşe biraz daha yaklaşınca kanatlarının yandığını gören üçüncü kelebek gibi, hakikatin yalnızca aydınlatmadığını da öğrendim. Çünkü hakikat bazen ışık olabilmek için acıyı da sevinci de kolektif yaşamayı gerektiriyordu.

Defalarca gözaltına alındığını, işkencelerden geçirildiğini, baskılarla karşı karşıya bırakıldığını dinledim. Bütün bunlara rağmen geri adım atmadığını öğrendim. O zaman anladım ki bazı insanlar yalnızca hakikati söylemez; onun yükünü de taşır. Üçüncü kelebeğin yanan kanatları gibi, senin yaşadığın acılar da bana hakikat uğruna yürüyenlerin yalnızca ışığı değil, acıyı da göze aldıklarını öğretti.

Bugün seni düşündüğümde aklıma hep dördüncü kelebek geliyor. Ateşin ışığını gören, sıcaklığını hisseden, acısını yaşayan ve sonunda ateşle bütünleşen kelebek… Belki de seni en çok o anlatıyor. Çünkü bazı insanlar yalnızca yaşayıp gitmezler. Kendilerinden daha büyük bir hakikatin parçası hâline gelirler

Fiziken aramızda olmayabilirsin. Ama seni anlatan her sözde, hakikati arayan her yürekte ve karanlığa boyun eğmeyen her duruşta yaşamaya devam ediyorsun.

Ben seni hiç görmedim. Sesini hiç duymadım. Ama seni anlatanların sözleri ile büyüdüm. Bıraktığın izlerden kendime bir yol bulmaya çalıştım. Belki hayat ikimize aynı zamanı hiç vermedi. Belki birlikte yaşayabileceğimiz hiçbir anımız olmadı. Ama senden geriye kalanlar bana bir şeyi öğretti: Bazı insanlar yokluklarıyla değil, bıraktıkları hakikatle yaşamaya devam ederler.

Bugün bu mektup okunurken ben fiziken orada olamayacağım. Ama biliyorum ki hakikatin peşinde yürüyenlerin yolları birbirine benzer.

Yıllardır kayıplarını arayan, adalet ve hakikat talebinden vazgeçmeyen Cumartesi Annelerine ve onların yanında duran herkese buradan selam gönderiyorum. Fiziken yanınızda olamasam da, ardıllarınız olduğumuz gerçeğini yüreğimde taşıyarak onurlu direnişinizi selamlıyorum.

Çünkü hakikatin sesi bazen bir meydanda yükselir. Bazen de hiç görmediği babasını anlatılanlardan tanımaya çalışan bir kız çocuğunun yüreğinde yaşamaya devam eder.

Kaynak: NAİM DEMİR